Yas, illaki ölen biri ardından tutulmaz; insanın sevdiklerine karşı hissettiği ilgi, değer ve önemin içten içe azalması da ilişkideki dengeleri değiştireceğinden yas sebebidir. Ya da tam tersi beklediğimiz ilgi ve değeri görememek, içimizdeki kayıp duygusunu canlı tutar. Bu durum insanı tahammül edilmesi çok güç gerçeklerle yüzleşmeye iter. İnsan ruhsallığının duyumladığı varlık, tek başınalığı hazmedemeyecek kadar acı veren bir yerden konuşur. Yokluk sancısı (yas) gidenin Ben’de yarattığı boşluğun başka hiçbir şeyle ikame edilemeyeceği gerçeğiyle çaresizce yüzleşmektir.
Psikodinamik Bakışa Göre Yas
Otto Rank’a göre insan hayatındaki ilk ve en büyük yas doğum travmasıdır. Ana rahmindeki o “bütünlük” ve “cennet” hissinden kopuş, insanın yaşadığı ilk yas ve ilk ayrılık kaygısıdır. Hayatımızda yaşadığımız her kayıp (bir yakının ölümü, terk edilme, bir dönemin bitişi), bilinçdışında bu ilk travmayı (doğum anındaki kopuşu) tetikler. Ona göre yas tutmak, sadece ölen kişiye duyulan özlem değil, aynı zamanda o kişiyle kurulan “simbiyotik” (bir olma) bağının kopmasıyla ortaya çıkan derin bir varoluşsal korkudur.
Otto Rank, hayatı sürekli bir ayrılma ve bireyselleşme süreci olarak görür (sütten kesilme, okula başlama, evden ayrılma vb.). Ölüm veya kayıp karşısında tutulan yas, sancılı bir “psikolojik yeniden doğum” fırsatıdır. Yaşanan nevrozlar kişinin ayrıldığı nesneden kopmayı, tek başınalığı reddettiği için bedenin gösterdiği bir tepkidir. Sağlıklı olan yas ise anneyle kurulan simbiyotik bağdan koparak yaşamın devamında karşılaşılan güçlüklere yönelik bireysel bir tutum sergilemekle, yani benliğin yeniden inşasıyla mümkündür.
Simbiyotik Bağın Yetişkinliğe Taşınması
Bağımlılıktan koparak kendine ait bir düzen inşa etmek, hangi ilişki içinde olursa olsun bir duruş, bir tutum sergilemek, toplumsal bağdan kopmadan; ancak kendine ait dünya görüşü üzerine yükselen bir yaşamda yer tutabilmek bu sağlıklı yasın çıktılarıdır. Öyleyse sürekli bir ilişki yürütememek, hiç evlenememek veya evlilik ilişkisi içindeki bireysel bir kimlik geliştirememek anne rahminden beri kurduğumuz bir zamanlar hayati öneme sahip olan ancak artık zarar verici boyutlara taşınmış o simbiyotik bağın hala sürmesi durumu olabilir mi?
Kimliğin sağlıklı gelişmediği ilişkilerdeki kayıp aslında o ilk sevgi nesnesinden ayrılıkla başlayan, babanın yokluğu (ölümü veya ihmali) ile devam eden hastalıklı ilişkiler sarmalında gelişir. Çünkü ruhsal düzlemde sağlıklı ilişkilerin temeli, babanın çocuğun elinden tutarak (ruhsal birliktelik) annenin ölümcül sevgisinden kurtarması ile atılır. Anne babanın birlikteliği ile rahme düşen cenin yine anne babanın birlikteliği ile toplumsal bir canlı olarak yaşam sürebilir. Buraların sekteye uğraması günlük yaşantıda karşılaşılan irili ufaklı sorunların da temelini oluşturur.
Ruha Şifa Yas
Yas tutmak, gerektiğinde ve dozunda yaşandığında ruhsal bir onarım süreci, yokluğun getirdiği yeni gerçekliğe sağlıklı bir adaptasyondur. Bu süreçte veda, bir ‘siliniş’ değil, ilişkinin biçim değiştirmesidir. Çünkü giden, sadece fiziksel düzlemde bizden uzaklaşır; geride bıraktığı hatıralar ve yaşanmışlıklar, onun varlığının birer tecellisi olarak zihnimizde yaşamaya devam eder. Yas, işte bu dışsal yokluğu, içsel bir varlığa dönüştürme ve sevileni kendi benliğimizin bir parçası kılarak yaşatma sanatıdır.
Yas Tutmak Ama Kime?
İnsanlar sevdikleriyle kurduğu bağ üzerine kendini güvende ve “ölümsüz” hisseder. Sevilen kişinin kaybı neticesinde bu yanılsama çöker. Gidenin yokluğu kendi benliğimizdeki ona atfedilen yeri boş bırakır. Bu boşluğa tahammül edemeyenlerin yası gidenin yokluğunda ziyade yaslanacak bir varlıktan yoksun kalmanın sancısıyla kendi benliklerindeki anlamsızlığadır.
Varoluşsal Yas
Varoluşsal yasın en çarpıcı örneklerine, sevginin azaldığı veya tükendiği sancılı ilişkilerde rastlanır. Sevgi yoksunluğunu hissetmesine rağmen gidemeyenler, yaşantısını konumlandırdığı yerde bir çöp gibi evden atılması gereken fazlalık olarak yaşam sürmeyi kendilerine layık görürler. Buna benzer yaşantılara sahip birçok çiftle karşılaşmışsınızdır. Defalarca aldatılmasına rağmen gidemeyenler, şiddetin her türlüsüne maruz kalmasına rağmen hayatına devam edenler sadece çocuklarına iyilik yaptığı için mi aslında kayboldukları ilişkiye kendilerini zincirlemeye mecbur hissederler?
Otto Rank’ın işaret ettiği gibi; kendi iradesini sahiplenmekten korkan kişi, varoluşunun yükünü partnerine devreder. Kendi benliğini ötekinin varlığında eritir. Bu yüzden ayrılık anında yaşanan kriz, sadece bir ‘özlem’ değil, ödünç verilmiş bir kimliğin iadesiyle baş başa kalmanın dehşetidir.


