Bu zamana kadar aile içinde çok sevilmeyen, değersizleştirilen ve birey olarak saygı görmeyen çocukların psikolojisini inceleyen ve yetişkinlik yaşamında karşılaştığı durumlar veya nasıl biri olabileceğine dair birçok yazı yazılmıştır ve biz de okumuşuzdur. Peki ya durum tam tersi olursa? Yani kişi aile içinde çok sevilir ve güvenli bir ortamda büyüyüp yetişirse? Filmlerdeki gibi mükemmel bir hayatı mı olur yoksa hâlâ birçok sorunla mı karşılaşır?
Ailede birbirini seven ve bağlı bir çiftin çocuğunu düşünelim. Çocuk hem anne baba tarafından hem de ailenin diğer üyeleri tarafından çok seviliyor, ilgi görüyor, ihtiyaçları ve istekleri karşılanıyor. Bu çocukta güvenli bağlanma örüntüsü oluşup herkes tarafından sevileceğine dair inancı gelişir. Hiçbir eleştiri ve olumsuz duygu ile karşılaşmıyorsa, herkes hatalarını kapatıyorsa ben üstünüm düşüncesi, hele tek çocuksa ve aile ortamında maddi ve manevi hiçbir şeyi paylaşmak zorunda kalmıyorsa çocukta mutlak bir ben biriciğim, özelim fikri oluşur.
Aile ortamında her şey iyi ve bu kadar çocuğun lehine işlerken çocuk büyüyüp gerçek dünya ile karşı karşıya kaldığında ne olur? Bu bir gerçektir ki hayat hiçbir zaman mükemmel değildir. Hayatta her şeye aynı anda sahip olamayız ve hayatın her alanında eşit derecede mutluluk ve düzen yakalayamayız. Genelde çocuklar gerçek dünya ile en net okul döneminde tanışır.
İlk defa onun yaşında birçok kişi ile aynı ortamda bulunur ve sınıfın başında bir otorite vardır, çocuk da doğal olarak bu otoritenin sevgisini ve ilgisini kazanmaya çalışır. Eğer çocuk dersi dinlemezse öğretmen doğal olarak tepki gösterir. Bu durumda çocuk şaşırır; çünkü evde yaramazlık yapsa, ebeveynlerin sözünü dinlemese bile ona kızan ve tepki gösteren kimse yoktur.
Çocuk ilk defa ona böyle davranan birini görünce içselleştirebilir, derinden yaralanabilir, ya öğretmene aşırı tepki gösterebilir ya da sınıfta içine kapanıp hiç konuşmayan çocuklardan olabilir. Hatta öğretmen yüzünden okula gitmek istemeyebilir. Çocuğun karşılaştığı bir diğer önemli sorun ise ödev yapma ve sınava çalışma gibi sorumluluk almaktan zorlanmasıdır; çünkü bu zamana kadar ailede ona hiçbir sorumluluk verilmemiş, oyuncaklarını toplamasa bile aile hep arkasını toplamış, üzülmesin diye asla uyarmamıştır. Böylelikle çocuğun sorumluluk duygusu gelişmemiş ve disiplin sahibi olamamıştır. Bu durumda çocuğun sınıf ortamına alışması ve her kurala uyması çok uzun bir zaman alır.
Romantik İlişkilerde Çok Sevilmenin Bedeli
Çocuk büyüyüp yetişkin olduğunda ve romantik bir ilişkiye başladığında işler çocukluktan daha da zorlaşır. Örneğin, güvenli bağlanan kişi kaçıngan bağlanan kişiyle bir aşk yaşıyor ve kaçıngan bağlanan kişi bir süre sonra ilişkiye devam etmek istemediğini ve artık eskisi kadar sevmediğini söylediğinde, bu karşıdaki kişi için felaket olur. Çünkü ona yıllardan beri yaşadığı deneyimlerden öğretilmiş bir şey var: çok sevilmek.
O ailede hem en sevilen hem en çok değer görülen kişiydi, herkes onu çok severdi, özel ve biricikti. Nasıl oldu da şimdi biri çıkmış onu sevmediğini söyleyebilir? İşte burada tüm ezberler bozulur, kişinin kendine ait temel inançları sarsılır. Kişi için bu travma yaratabilir, o kişiyi atlatamayabilir, takıntılı hale gelebilir ve mental sağlığı etkilenip depresyona girebilir. Kendi yaşadığı bu travmatik deneyimden ötürü bağlanma stili güvensiz bağlanmaya dönüşebilir. Bu da hayatının kalan bölümünü ciddi bir şekilde etkiler; tekrar birini sevip inanmakta zorluklar yaşayabilir. Ailede koşulsuz sevgi ve kabul, romantik ilişkilerde aynı şekilde karşısına çıkmadığında çok fazla kırılabilir.
İş Hayatında Çok Sevilmenin Yarattığı Zorluklar
Çok sevilmek iş hayatında da türlü sorunlara yol açabilir. Örneğin patronun yapılması gereken bir görev verdiğini düşünelim. Kişi bunu elinden geldiğince iyi yapmaya çalışsa bile eğer başka biri ondan biraz daha iyi yapsa ve patron onu daha çok övse kişide “Hani ben üstün ve özeldim? Şimdi ne oldu?” şeklinde düşünceler oluşur ve hayal kırıklığı ortaya çıkar.
Kişinin bu üstünlük ve özel olma inancı yüzünden eleştiriye tahammülü azdır. Bu eleştiriler karşısında kendine olan inancı temelden sarsılır ve küçük başarısızlıkları çok büyütüp depresyon ve anksiyete gibi sorunlara yakalanabilir.
Ailede çocuğu sevmek, ihtiyaçlarını karşılamak ve saygı duymak tabii ki de çok önemli. Sonuçta kişi ailede gördüğü tutumları, hissettiği duyguları ve duyduğu düşünceleri hayatı boyunca taşıyor ve aile kişiliğin temelini oluşturuyor. Fakat önemli olan çok sevmek değil, çocuğu gerçekçi sevmek.
Çocuğu eğer bir fanustaymış gibi büyütüp tüm hayatı ona toz pembe gösterirsek, gerçek hayatla karşılaştığında kırılgan ve savunmasız oluyor. Çünkü bir anda öğrendiği ve gördüğü her şey temelinden sarsılıyor, deyim yerindeyse kendini kurtlar sofrasında buluyor.
Ailenin temel görevi çocuğun hayatta kalmasını, fiziken ve ruhen daha az yara almasını sağlamak ve bu amaç doğrultusunda çocuğu hayatın içinde iyi, paylaşmak, koşulsuz sevgi, güven olduğunu öğrettiğimiz kadar bazı zamanlar kötü, rekabet, nefret ve yalan olduğunu da göstermeliyiz. Bu sayede çocuk zorlu hayat koşulları ile karşılaştığında yanında bir can simidi bulunur.


