Hayatın içine kapıldığımız dönemlerde, günlerin birbirine benzemeye başladığı o alışıldık döngüde, insanın içinde belirgin bir sessizlik büyümeye başlar. Bazen sabah uyanırken, bazen bir trafik ışığında beklerken, bazen de aniden gelen bir duygunun etkisiyle. O sessizliğin içinden bir soru yükselir:
Neden buradayım?
Bu sorunun ağırlığı çoğumuza tanıdık gelir. Varoluşsal bir çöküş anı gibi değil ama hafifçe içimizi dürten bir merak hâli… Tam da bu merakı besleyen başka bir soru vardır:
Acaba ben bu dünyaya bir armağan olarak mı geldim, yoksa dünya mı bana armağan edildi?
Psikolog olarak bu tür sorularla hem karşılaşıyorum hem de kendimi düşünürken buluyorum. İnsanlar kendilerini anlamaya çalışırken çoğu zaman değersizlik, yetersizlik ya da kaybolmuşluk duygusundan bahsediyorlar. Aslında bazen en iyileştirici şey, insanın kendi varlığına başka bir gözle bakabilmesi oluyor. Armağan kelimesi tam bu noktada devreye giriyor. Yumuşak, şefkatli, kimseyi zorlamadan insana kendi değerini hatırlatan bir kapı aralıyor.
İnsanın Dünyaya Armağan Oluşu
Hepimiz biricik olduğumuzu biliyoruz ama bu bilgi, zihnimizdeki teorik bir cümleden öteye geçmediği zaman pek işe yaramıyor. Oysa bilimsel çalışmalar, kişinin kendini değerli olarak deneyimlediğinde psikolojik dayanıklılığının belirgin biçimde arttığını gösteriyor. Öz-değer üzerine yapılan araştırmalardan biri, kişinin kendi değer algısının stresle başa çıkma becerisini ve yaşam doyumunu artırdığını söylüyor (Crocker & Wolfe, 2001). Bu bilgi önemli ama yeterli değil; çünkü günlük hayatın karmaşası çoğu zaman bu duyguyu gölgeliyor.
İşte bu nedenle armağan metaforu çok güçlü. Bir armağan, gelişiyle sevinç uyandırır; varlığıyla bir alanı değiştirir. İnsan da aynen böyledir. Bir ortama girdiğinde enerji dengesi değişir, birinin hayatına dokunduğunda kalıcı bir iz bırakır. Bazen bir cümleniz, karşı tarafın yıllardır taşıdığı bir duyguyu hafifletir. Bu nedenle insanın kendi varlığına armağan penceresinden bakması kibir değil, aksine hayatın değerine saygı duymanın bir yoludur.
Dünyanın Bize Armağan Oluşu
Öte yandan dünya, bize sunduğu küçük ayrıntılarla başlı başına bir armağandır. Bazen bir çiçeğin kokusunda, bazen rüzgârın tenimize değdiği anda, bazen bir çocuğun kahkahasında bunu fark ederiz. Bedenimiz, duygularımız, ilişkilerimiz, deneyimlerimiz… Yaşamın kendisi görünmez hediyelerle doludur. Bunu yavaş yaşadığında daha çok fark ettin değil mi?
Pozitif psikoloji ile ilgilenen bir psikolog olarak şunu söyleyebilirim: Hayatı armağan olarak çerçeveleyen kişilerin daha yüksek şükran duygusu yaşadığını ve bunun da ruh sağlığını güçlendirdiğini belirten çalışmalar vardır (Emmons & McCullough, 2003). Yani dünyayı bir hediye gibi görmenin psikolojik bir karşılığı vardır. Bu bakış açısı, insanın kendini dünyaya ait hissetmesini de kolaylaştırır. Dünya sadece yaşadığımız yer değildir; hissettiğimiz, öğrendiğimiz, bağ kurduğumuz bir alandır. Bir de belki şöyle bir ihtimal vardır: Belki de öyle değerliyiz ki, tüm bu deneyimleri yaşamak için ödüllendirildik. Ruhumuzun üzerinde bir sihir, bir aura var gibidir; biz tam da buraya gönderildik.
Peki Hangisi Gerçek?
Belki de biri diğerinden daha doğru değildir. Belki de hayat, karşılıklı bir hediyeleşme hâlidir. Biz dünyaya armağan olarak geliriz, dünya da bize kendini armağan eder.
Bu ilişki tek taraflı değildir; sürekli bir alışveriş hâlindedir. Her şeyde olduğu gibi…
Doğa bize nefes verir, biz ona varlığımızı.
İlişkiler bize anlam verir, biz onlara hikâyemizi.
Zorluklar bize güç verir, biz onlara sabrımızı.
Bu hafta danışanıma şöyle bir soru sordum:
“Bugün varlığını nereye armağan ettin?”
Bu sorunun cevabı, çoğu kişinin gözünde yeni bir farkındalık oluşturur. Aynı şekilde 10 yaşındaki ergen bir danışanıma, “Bu insan öfkelenmen için değer mi?” dedim. Düşünsene, küçükken duygularını herkese yansıtmayacak kadar değerli olduğunu öğrendiğini… Biz yetişkinler bile kendimizi değerli hissedemezken…
Birine iyi gelen bir cümle, kendine ayırdığın beş dakikalık bir sessizlik, bir dostuna gönderdiğin kısa bir mesaj bile bir armağandır. Belki de bu soruyu sormak bile yaşamla bağımızı güçlendirir. Armağan kelimesi hem bizi hem hayatı yumuşatır. Kendimizi daha nazik, daha değerli, daha bütün bir yerden görmemize yardım eder.
Bu yazıyı okurken belki siz de kendi içinizde küçük bir sessizlik fark etmişsinizdir. O sessizlikten yükselen soruya kulak verebilirsiniz:
“Ben kime, neye armağanım?”
Ve belki de fark edersiniz:
Dünya size armağan edildiği kadar, siz de ona armağansınız.


