Bazı ilişkiler sessizlik içerisinde ilerler. Ne büyük kavgalar vardır ne de krizler. Dışarıdan her şey yolunda görünür. Ancak bazen bu sessizlik, huzurun değil, bastırılan bir benliğin işaretidir.
Sessizliğin Bedeli
Dışarıdan bakıldığında mükemmel görünen o ilişkilerden birini düşünelim. Seslerin birbirlerine hiç yükselmediği, tartışmaların olgunlukla karşılandığı o sakin ilişkiler… Birçok kişi için bu tablo ideal, imrenilecek bir ilişkidir. Ancak bu sessizliğin her zaman huzurdan kaynaklanmadığını, bazen taraflardan birinin ilişkinin devam etmesi uğruna kendi benliğini yavaş yavaş “infaz” etmesinin sonucu olduğunu görebiliriz. “Keyifler kaçmasın” diye yutulan her cümle, “o üzülmesin” diyerek vazgeçilen her istek, aslında kişinin kendi benlik sınırlarını gönüllü olarak daraltmasıdır. Peki, bir ilişkiyi yaşatmak için kendimizden eksilttiğimizde, günün sonunda o ilişkide “bizden” geriye ne kalır?
Görünmezleşen Benlik
Genelde uyumlu biri olmak bir erdem gibi görülür. Eğer çocukluğumuzda uslu, sessiz veya uyumlu bir çocuk olduğumuzda sevgi görerek, sevginin koşullu sunulduğunu öğrendiysek yetişkinlikteki ilişkilerimizde de sevilmenin bedelini “kendimizden vazgeçmek” olarak belirleriz. İlişkilerdeki bu sessiz uyumlanma aslında “barışçıl infaz” sürecini ortaya çıkarır. Genelde küçük tavizlerle başlar: Partnerin sevmediği bir aktiviteden gizlice uzaklaşmak, farklı fikirlere sahip olunan bir konuda sessizliği tercih etmek, tartışma yaratmamak amacıyla kendi ihtiyaçlarını rafa kaldırmak ve hatta kendi ihtiyacını dile getirmeyi bencillik olarak kodlamak gibi… Zamanla kişi, partnerinin beklentilerine uygun bir benlik inşa eder hatta bu süreçte kendi gerçek isteklerinin ne olduğunu bile hatırlayamaz hale gelir. Bu durum, uzun vadede kişide kronik bir yorgunluk, anlamsızlık hissi ve maskelenmiş bir öfke birikimine yol açar.
“Huzur” adına kurban edilen benlik, sessizce depresyonun veya anksiyetenin kapısını aralar. Kişi bu süreci çoğu zaman bilinçli bir tercih olarak yaşamaz. Hatta aksine, fedakarlık, olgunluk ve anlayışlılık gibi kavramlarla tanımlar. Kendi istek ve ihtiyaçlarını görmezden gelmek, ilişkinin iyiliği ve devamlılığı için yapılan geçici bir durum gibi algılanır. Ancak kişi sınır koymadığı her an, kendi benliğinden ve isteklerinden uzaklaştığını fark etmeden, uyumluluk durumunu kişiliğinin temel bir parçası haline getirir. “Geçici” diye bahsedilen bu durum zamanla kalıcı bir benliğe dönüşür. Bu durumda kendi benliğinden vazgeçmek, artık bir seçim değil, otomatik bir ilişki dili olur. Kişi kendi duygularını ve düşüncelerini gizleyerek o ideal benliğe sığmak için çabaladıkça kendini “fazla” hissetmeye başlar. Kimsenin onu gerçekten tanımadığı hissi yoğunlaşır, bastırdığı öfke ve hisler zamanla partnerden duygusal olarak yabancılaşmaya neden olur ve en yakın hissettiği insanın yanında en yalnız hissettiği bir paradoksa hapsolur.
Kendi duygusal enkazının üzerine inşa edilen huzur, kişiyi kendi hayatının figüranı haline getirir. Kişi kendi benliğinin görülmediği bir ilişkide aslında hiç varolmamış hissine kapılır. İlişki içinde bu durumun fark edilmemesinin nedenlerinden biri, bu uyumluluğun karşı taraf tarafından çoğu zaman sorgulanmamış olmasından dolayıdır. Sürekli anlayış gösteren, idare eden ve uyumlanan bir taraf olduğunda ilişki sorunsuz ilerliyormuş gibi gözükür. Ancak bu ilişkideki sakinlik, aslında tek taraflı duygusal bir emek üzerine inşa edilmiştir. Zamanla ilişkide ihtiyaçlar, sınırlar ve istekler hep tek bir taraftan şekillenmeye başlar. Bu durum, ilişkinin iki yetişkin birey arasında kurulan bir bağ olmaktan çıkıp, biri görünür diğeri silik iki figürlü bir düzene evrilmesine neden olur.
Tadımız Kaçsın, Benliğimiz Kalsın
Gerçek huzur, ilişki çatışmanın hiç olmaması değil; bu çatışmanın güvenli bir şekilde yönetilmesidir. Bir ilişkide hiç tartışma çıkmıyorsa, muhtemelen taraflardan biri çoktan bavulunu toplamış ama fiziksel olarak hala orada duruyordur. Barışçıl bir infazın kurbanı olmamak için atılacak en önemli adım, uyumlu olma zorunluluğundan vazgeçip görünür olma cesaretini gösterebilmektir.
Kendi sınırlarını kendi çizen, ihtiyaçlarını ve isteklerini dile getiren, “ben buradayım” diyebilen bir birey, zaman zaman ilişkinin konforlu sessizliğini bozabilir. Ancak bu durum ilişkinin hem daha sağlam hem de dürüst bir zeminde yeniden inşası için gereklidir. Unutulmamalıdır ki; sizi siz yapan özelliklerinizi bir kenara bıraktığınız için elde ettiğiniz bir sevgi, size değil, yarattığınız o sahte imaja aittir. Ve hiçbir “huzur”, bir insanın kendi ruhunu kaybetmesine değecek kadar kıymetli değildir. Gerçek sevgi, sizin katlanıp, küçülerek bir kutuya sığmanızı değil; tüm renklerinizle ve köşelerinizle geniş bir alanda var olmanızı mümkün kılar.
Birini kırmamak için kendinizi parçalara ayırdığınızda, günün sonunda elinizde ne sağlam bir ilişki kalır ne de bütün bir benlik. Barışçıl bir infazın kurbanı olmamak için bazen masaya yumruğunuzu değil, varlığınızı koymanız gerekir. Çünkü gerçek sevgi, sizin eksik ve parçalanmış halinizle var olan bir huzuru yaşamak değil, “tam” halinizle yaşanacak fırtınaları göze alabilmektir.


