İnsanlık tarihi boyunca üzerine en çok şiir yazılan, uğruna savaşlar çıkıp barışlar mühürlenen o devasa kimyasal tepkime: Aşk. Evet doğru okudunuz aşk bir kimyasal tepkime teşkil etmektedir. Aşık olduğumuzda hormonlar patlama yaşar. Dopamin ödül mekanizmalarını harekete geçirir. İlginç bir şekilde serotonin düşüşe geçer ve evet sürekli aklınızda o kişinin dolaşması bu yüzdendir. “Midemde kelebekler uçuşuyor” demenize sebep olan hormonunuzsa norepinefrinin ta kendisidir. Bu hormon da ellerinizin terlemesine, kalbinizin küt küt atmasına neden olur. Peki heyecan yerini huzura bırakırken ne olur? Oksitosin ve Vazopressin etkin hale gelir. Bu iki hormon “bağlanma hormonları” olarak da bilinir. Gelelim yazının esas konusu olan aşka… Aşk; kimine göre bir hastalık, kimine göre hayatın tek gerçek anlamı. Ancak modern psikiyatrinin önemli isimlerinden biri olan Mehmet Zihni Sungur’un o sarsıcı tespitiyle yüzleştiğimizde, taşlar yerine oturmaya başlar: “Aşk başınızı döndürür, sevgi ise dünyayı…” Peki, fırtına dindiğinde ayaklarımızı yere sağlam basmamızı sağlayan o “dünya” nasıl inşa edilir?
Biyokimyasal Bir İstila Olarak Aşk
Aşk, doğası gereği bir “istila” halidir. Biyokimyasal bir kokteylin zihnimize hükmettiği, dopaminerjik sistem üzerinden ödül mekanizmalarını sonuna kadar zorladığı o ilk evre, aslında bir eksikliği tamamlama arzusudur. Bu aşamada kişi, ötekini olduğu gibi değil, kendi hayallerindeki boşluğu dolduracak bir yansıma olarak görür.
Tutku Patlamasından Gerçek Sınava
Psikolog Robert Sternberg’in “Aşk Üçgeni” teorisiyle bakacak olursak; bu evre tam anlamıyla bir tutku patlamasıdır. Henüz içinde ne gerçek bir yakınlık ne de sarsılmaz bir bağlılık barındırır. Bu yüzden aşk, Sungur’un deyimiyle bir “ihtiyaç” halidir. Oysa fırtına dindiğinde, yani o baş dönmesi durduğunda geriye kalan boşluk, ilişkinin gerçek sınavıdır.
Bir Eylem ve Seçim Olarak Sevgi
İşte tam bu noktada, aşkın yakıcı ateşinden sevginin ısıtan közüne geçiş başlar. Erich Fromm Sevme Sanatı’nda sevgiyi bir duygu değil, bir “eylem” ve “yeti” olarak tanımlar. Sevgi, bir tesadüf değil, bir seçimdir. Aşk başımıza gelir; sevgi ise bizim emeklerimizle inşa edilir. Sungur, sevgiyi aşkın küllerinden doğan bir olgunluk süreci olarak betimler. Aşkın o çocuksu ve bencil “ihtiyaç” dili, yerini yetişkin bir bağlılığa bırakır. Sevgi; ötekinin varlığını kendi varlığın kadar önemsemek, onun gelişimine duyulan derin saygı ve bu uğurda gösterilen bilinçli çabadır.
Liman Evresi: Güven ve Sadakatin İnşası
Bir aile danışmanı ve klinisyen gözüyle baktığımızda, modern çağın en büyük yanılgısının “aşk bittiğinde ilişkinin de bitmesi gerektiği” inancının hâkim olduğunu görmekteyiz. Oysa tutkunun bitmesi bir son değil, gerçek bir karşılaşmanın başlangıcıdır. Nörobiyolojik olarak Oksitosin ve Vazopressin hormonlarının devreye girdiği bu dönem; güvenin, şefkatin ve sadakatin inşa edildiği “liman” evresidir. Fırtına geçerken sahildeki kumları süpürür ama geriye o sarsılmaz kayalar kalır. Gerçek bir ilişki, partnerlerin birbirinin “yalnızlıklarını” değil, “varoluşunu” kucakladığı an başlar.
Sonuç: Bir İnşa Süreci Olarak Sevgi
Sonuç olarak aşk, hayatın bize sunduğu en görkemli hediyelerden biridir; bir davetiyedir. Ancak bu daveti kabul edip o evi yaşanılır kılmak, duvarları sabırla örmek ve pencereleri şefkatle açmak sevgidir. Aşk bir “oluş” hali iken, sevgi bir inşa etme halidir. Fırtınanın gürültüsü kesildiğinde, sevginin o bilgece ve sessiz şarkısını duymaya başlarsınız. Ve unutmayın; başınızı döndüren o rüzgâr sizi bir yere savurabilir ama dünyanızı asıl döndüren, o rüzgârdan sonra el ele tutuşup inşa ettiğiniz limandır. Bir başka yazıda görüşmek dileğiyle, sevgiyle kalın.


