Birçok genç yetişkin için hayatın belli bir döneminde şu duygu tanıdık hale gelir: Ailenizi seviyorsunuz, onlarla bağlı hissediyorsunuz ama aynı zamanda kendi hayatınızı kurmak istiyorsunuz. Kendi kararlarınızı almak, farklı bir şehirde yaşamak ya da yalnızca kendi ritminizde bir hayat sürmek… Fakat bu isteğin yanında çoğu zaman başka bir duygu da duruma eşlik eder. Bazen suçluluk bazen endişe ile harmanlanmış daha karışık bir duygu…
“Ben” ve “Ben Olmayan” Ayrımı
Psikoloji açısından bu deneyim oldukça tanıdıktır. İnsan gelişiminin önemli bir parçası olan ayrışma-bireyselleşme süreci tam da bu gerilimin içinde gerçekleşir. Psikanalist, Margaret Mahler, erken çocukluk gelişimini incelerken bebek ile bakım veren arasında başlangıçta çok yoğun bir birliktelik olduğunu gözlemlemiştir. Bu dönem bazen sembiyotik ilişki olarak adlandırılır. Ancak gelişim ilerledikçe çocuk yavaş yavaş kendi benliğini oluşturmaya başlar. Ayrışma-bireyselleşme adı verilen bu süreçte çocuk “ben” ile “ben olmayan”, “öteki” arasındaki farkı öğrenir. Kendi tercihleri, kendi duyguları ve kendi hayatı olan bir birey haline gelir. Bu süreç çocuklukta başlasa da ergenlik ve genç yetişkinlik dönemlerinde yeniden güçlü bir şekilde ortaya çıkar.
Bu nedenle birçok genç yetişkin hayatında bir dönem hem aileye bağlı kalmak hem de onlardan farklı bir yaşam kurmak arasında kalmış gibi hissedebilir. Bu durum bazen “Neden hala ailemin fikirlerinden bu kadar etkileniyorum?” ya da “Kendi kararlarımı almak neden bu kadar zor geliyor?” gibi düşüncelerin oluşmasına neden olabiliyor.
Aile Yapısının Analizi
Bu duyguları anlamaya çalışırken aile yapılarının nasıl olduğuna bakmak da önemlidir. Türkiye bağlamında, geleneksel aile yapıları, güçlü akraba bağları, çok kuşaklı aileler, aşırı kontrol ve aşırı koruma gibi dinamikler bazen bireyin hem psikolojik hem de pratik olarak ailelerinden ayrışmasını zorlaştırabilir. Bu durum yalnızca bireysel bir mesele değildir; aynı zamanda ilişkisel bir yapının içinde gelişir.
Psikanalist Jose Bleger, bazı ailelerin ilişkilerinde sembiyozun egemen olduğundan bahseder. Burada geçen sembiyoz kavramı, iki veya daha fazla insan arasındaki yoğun bağımlılığı tanımlamak için kullanılır. Amaç kişiliğin en olgunlaşamamış yanlarını karşılıklı olarak kontrol altında tutmak, hareketsizleştirmek ve belli açılardan karşılamaktır. Benzer şekilde, aile terapisi alanında çalışan Salvador Minuchin bu tür ailesel yapıları tanımlamak için, içe içe geçme kavramını kullanmıştır. İç içe geçmiş ailelerde, üyeler birbirleriyle aşırı ilgilenir, kişilerarası sınırlar belirsizdir, ailedekiler birbirlerinin düşüncelerine, duygularına ve iletişimlerine sık sık müdahale eder. Bu durumlar aile içindeki rollerin tanımını da bulanıklaştırabilir. Bireyselliğin ve özerkliğin kısıtlandığı bu ortamda ayrışmak çok da kolay değildi.
Toplumsal Koşulların Etkisi
Aile yapıları kadar içinde yaşadığımız toplumsal koşullar da bu süreci etkiler. Ekonomik belirsizlikler, artan yaşam maliyeti ve iş güvencesizlikleri birçok genç yetişkin için bağımsız bir yaşam kurmayı zorlaştırmaktadır. Eğitim süresi boyunca ya da iş hayatının ilk yıllarında aileyle birlikte yaşamak çoğu zaman ekonomik bir zorunluluk haline gelebilir. Bu durum aile bağlarının günlük yaşamda daha merkezi bir konuma gelmesine yol açabilir.
Bunun dışında, kriz dönemlerinde ve travmatik olaylarda insanlar genelde kendilerini güvende hissettikleri ilişkilere geri dönme eğilimi gösterirler. Aile çoğu zaman bu güvenlik duygusunun en güçlü kaynaklarından biridir. Pandemi gibi küresel krizler sosyal hayatın daralmasına, belirsizliklerin artmasına ve dış dünyanın daha tehditkar görünmesine neden olmuştur. Benzer şekilde Türkiye bağlamında yaşanan doğal afetler ve toplumsal belirsizlikler de insanların daha çok aile bağlarına yönelmesine yol açabilmektedir.
Bu koşullar bir araya geldiğinde ayrışma süreci daha karmaşık hale gelebilir.
Güncel Ortamda Ayrı Bir Birey Olabilmek
Ayrışma isteği çoğu zaman çelişkili duygular yaratır. Bir yanınız özgürleşmek ve kendi hayatınızı kurmak isterken, diğer yanınız ailenizin yanında kalarak büyümeye, sorumluluk almaya, ayrışmaya direnebilir. Bir yanıyla sürecin zorlukları çok da sıra dışı değildir. Antropoloji çalışmaları da birçok kültürde çocukluluktan yetişkinliğe giden yolun sembolik eşikleri olan “geçiş ritüelleri”nin önemini vurgulamaktadır.
Ayrışma çoğu zaman tek bir kararla gerçekleşen bir süreç değildir. Daha çok küçük adımlarla ve içsel farkındalıkların bir araya gelmesiyle gelişir. Kendi ihtiyaçlarını fark etmek, aileden gelen beklentileri sorgulamak ve suçluluk duygusuyla çalışabilmek bu sürecin önemli parçalarıdır.
Bazı insanlar için bu süreç oldukça yavaş ilerleyebilir. Bazen kişi uzun süre kendini iki dünya arasında kalmış gibi hissedebilir. Bir yanda aileye ait olma duygusu, diğer yanda kendi hayatını kurma arzusu vardır. Peter Pan’daki gibi “büyümeyi erteleme” durumu aslında her zaman isteksizlikten kaynaklanmaz; bazen karmaşık ilişkisel dinamikler ve toplumsal koşulların da bir sonucudur.
Sonuç olarak ayrışma, aileden uzaklaşmak değil, aileyle kurulan ilişki içinde kendi yerini bulabilmektir. Bu süreç zaman alabilir ve çoğu zaman çelişkili duygular içerir. Ancak kişinin kendi sesini tanımaya başlaması ve kendi hayat yönünü çizmesi bireysel gelişimin en önemli adımlarından biridir.
Kaynakça
Atak, H., Tatlı, C. E., Çokamay, G., Büyükpabuşcu, H., & Çok, F. (2016). Yetişkinliğe Geçiş: Türkiye’de Demografik Ölçütler Bağlamında Kuramsal Bir Gözden Geçirme. Psikiyatride Guncel Yaklasimlar- Current Approaches in Psychiatry, 8(22173), 204- 227. https://doi.org/10.18863/pgy.238184 Hacıalioğlu, S. (2026, January 8). Economic reality shapes generation of ‘home-based’ youth in Türkiye. Türkiye Today. https://www.turkiyetoday.com/nation/economic-reality-shapes- generation-of-home-based-youth-in-turkiye-3212625?utm_source=chatgpt.com&s=3 Mahler, M. S. (2018). İnsan yavrusunun psikolojik doğumu. Metis Yayıncılık. Minuchin, S. (1974). Families and family therapy. Harvard University Press. Various. (2023). Psikanaliz Yazıları 47 – Sembiyoz. Bağlam Yayınları.


