Yasın Nörobilimi
İki ay önce en yakın arkadaşlarımdan birini kaybettim. Bu cümleyi kurabiliyorum fakat hâlâ inanamıyorum. Ölüm haberini aldığım anı da hatırlıyorum. Nerede olduğumu, kimin aradığını, telefonu bilerek açmadığımı ve onun olduğu bir dünyada beş dakika daha yaşamak istediğimi… Zihnim olan biteni biliyor. Fakat buna rağmen gün içinde ona mesaj atmak istediğimi fark ediyorum, sohbetimize giriyorum, fotoğraflarımıza bakıyorum. Her şeyi ona anlatmak istiyorum. Sonra içimde tarif edemediğim bir boşluk ve sessizlik oluşuyor. Çünkü anlatamayacağımı yeniden hatırlıyorum. Belki de yasın en tuhaf yanı bu her şeye ve bütün gerçekliğe rağmen yine de onu beklemek.
Çoğu zaman yası duygusal bir süreç olarak düşünürüz. Klasik yas modellerini düşünerek: üzüntü, özlem, öfke ya da kabullenme gibi kavramlarla açıklamaya çalışırız. Ancak son yıllarda nörobilim alanında yapılan çalışmalar farklı bir noktaya işaret ediyor. Yas yalnızca kalbin değil, elbette beynimizin de yaşadığı bir süreç. Ve bazen beyin, bir kaybı düşündüğümüzden daha yavaş kabullenir.
Kurduğumuz Yeni Dünya
Nörobilimci Mary-Frances O’Connor’a göre beyin yalnızca yaşananları kaydeden bir organ değildir; aynı zamanda sürekli tahminlerde bulunan bir sistemdir. Günlük yaşamımızın büyük bölümü bu tahminler sayesinde işler. Yani aslında yaşayacaklarımız hakkında bir öngörümüz ve beklentimiz vardır. Eve döndüğümüzde kimi göreceğimiz, telefonumuz çaldığında kimin arıyor olabileceği ya da belirli bir durumda sevdiğimiz insanların nasıl tepki vereceğini çoğu zaman düşünmeyiz bile.
Yakın ilişkiler de bu tahmin sisteminin içine yerleşir. En yakın arkadaşımızın mizah anlayışı, annemizin ses tonu ya da sevdiğimiz birinin bize hangi saatte mesaj attığı zamanla zihnimizin doğal bir parçası hâline gelir. Onlar artık sadece hayatımızın bir parçası olmakla kalmaz, bizlerin yani beynimizin dünyayı algılama biçimini de derinden etkilemiştir. Ölüm ise dünyamızı tepetaklak eden bir gerçektir. Büyük kırılmalar, değişimler yaratır. Çünkü artık gerçeklik değişmiştir. Henüz değişmeyen ise beynimizdir. Bu nedenle yas sürecinde bazen kaybettiklerimizi aramaya devam ederiz. Belki fark etmeden ona mesaj atarız, uyandığımızda hâlâ burada sanarız. Bir mesaj geldiğinde onu düşünür, kalabalıkta ona benzeyen birini görünce irkiliriz.
Canımız bu denli yandığında herkesin bu acının ilacı zaman demesinin temeli de bence burdandır. Zamanla beyin yeni gerçekliğe alışır ve algısı değişir. Unutmayız fakat algı yeniden şekillenmiş, gerçekliğimiz değişmiştir; işte tam da bu beyin sayesindedir.
Geriye Kalan Sesler
Yas sürecinde bazı insanlar kaybettikleri kişinin sesini duyduklarını, yanlarında olduğunu hissettiklerini ya da kalabalık bir sokakta onu gördüklerini düşündüklerini anlatırlar. Bunlar daha önce sevdiği birini kaybetmeyen veya yas süreci yaşamayan kişilere korkutucu gelebilir ve nadiren dile getirilirler. Oysa araştırmalar bunun sanıldığından çok daha yaygın olduğunu göstermektedir. Rees’in (1971) eşini kaybeden katılımcılarla yaptığı çalışmada, katılımcıların önemli bir kısmı ölen eşlerinin varlığını hissettiklerini, seslerini duyduklarını ya da onları gördüklerini bildirmiştir. Daha sonraki çalışmalar da kaybedilen kişinin varlığının hissedilmeye devam edilmesinin yasın olağan deneyimleri arasında yer aldığını ortaya koymuştur (Kamp ve ark., 2020).
Bu deneyimleri yalnızca bir yanılsama olarak görmek doğru değildir. Sevdiğimiz insanlar günlük alışkanlıklarımızda, kararlarımızda ve geleceğe dair tasarılarımızda yer edinirler. Onlarla konuşurken kullandığımız dil, bir haber aldığımızda aklımıza gelen ilk kişi olmaları ya da zor bir anda hayalî bir diyalog kurmamız, ilişkinin zihinsel dünyamızdaki sürekliliğini gösterir. Ölüm yalnızca kaybettiğimiz insanı değil, ona yüklediğimiz anlamı ve o bağı da kaybettiğimiz anlamına gelir. O kişiyle bütünleştirdiğimiz kavramları… Mesela arkadaşımı kaybettiğimde çocukluğumu ve neşemi kaybettiğimi hissettim çünkü tanıdığım en neşeli insandı.
Yani ölüm yalnızca fiziksel bir yok oluştan ziyade o kişiyle birlikte kurulan anlam dünyasının sarsılmasıdır. Onunla paylaşmayı beklediğimiz anıları, gerçekleşmeyecek planları ve hayal ettiğimiz geleceğin bir bölümünü de kaybederiz. Yas tam da bu yüzden yalnızca özlem değildir. Dünyanın, içinde eksilen bir parçayla yeniden kurulmaya çalışılmasıdır.
Kırık Kalp Bir Metafor mu?
Bu süreçte sık kullandığımız ifadelerden biri “Kalbim acıyor” cümlesidir. Dışarıdan çoğu zaman yalnızca bir metafor, benzetme olarak algılanabilir. Ancak yasın etkileri sanılanın aksine yalnızca duygusal değildir. Göğüste sıkışma hissi, boğazda düğümlenme, iştahsızlık, yoğun yorgunluk ya da nefes almakta zorlanıyormuş hissi gibi deneyimler, kaybın somatik yansımaları olarak da ortaya çıkabilir. Bedenimiz de elbette kaybın yükünü taşımaktadır.
Nitekim Stroebe, Schut ve Stroebe’nin (2007) derleme çalışması, yasın yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda fiziksel sağlık üzerinde de önemli etkileri olabileceğini göstermektedir. Bu bulgular, yasın zihinde yaşanan soyut bir deneyimden çok daha fazlası olduğunu bizlere hatırlatır. Belki de bu yüzden bazı kayıplar yalnızca düşüncelerimizi değil, tüm varlığımızı etkiler. Acı yalnızca zihinde yaşanmaz; bedene de yerleşir.
Unutmak Değil, Yaşamı Yeniden Öğrenmek
Toplumda yas çoğu zaman aşılması gereken bir engel gibi görülür. İnsanlardan güçlü olmaları, hayatlarına olabildiğince hızlı bir şekilde devam etmeleri ve zamanla her şeyi geride bırakmaları beklenir. Oysa kayıp yaşayan birçok insan için mesele unutmak değildir. Hatta istenen bir şey de değildir.
Nörobilim ise yası bazen bir yeniden öğrenme süreci olarak tanımlar. Beyin, sevdiğimiz kişinin artık burada olmadığı gerçeğini tekrar tekrar öğrenmeye çalışır. Belki de bu yüzden bazı günler her şey normale dönmüş gibi hissedilirken, bazı günler kayıp yeniden yaşanıyormuş gibi gelir. Yıllar sonra bile hiç beklenmeyen bir anda yeniden ilk günkü gibi bu acıyı deneyimleyebiliriz.
Yas, sevdiğimiz insanı zihnimizden silmekle, unutmakla değil, onun yokluğunu hayatımızın içine yerleştirmeyi öğrenmekle ilgilidir. Bazen onun yerine yaşamak, onu yüreğimizde taşımak… Belki de yasın en zor yanı birini kaybetmek değil, beynin her gün yeniden onun yokluğunu öğrenmek zorunda kalmasıdır ve onu hâlâ hissediyor oluşumuz, iyileşemediğimiz için değil; bir zamanlar gerçekten sevmiş olduğumuz içindir.
Bu yazıyı ise sevdiğini kaybetmiş, onu hâlâ yanında, kalbinde hisseden herkese ve canım arkadaşım Nazlı’ya ithaf ediyorum.


