Bazı insanlar duygusal olarak yakınlık kurabiliyorken, bazıları mesafeyi korur. Kimi ilişkilerde açık olma ve bağ hissiyatı güçlüyken, kimilerinde sürekli bir belirsizlik ve uzaklık vardır. Peki, duygusal olarak müsait olmamak bir seçim midir, yoksa geçmişin bir sonucu mu?
Psikolojik olarak duygusal müsaitlik yalnızca “istemekle” ilgili değildir. Büyük ölçüde kişinin geçmiş deneyimleri, özellikle de bağlanma süreçleri ve duygusal yaralanmalarıyla şekillenir. Ancak bu durum, değiştirilemez olduğu anlamına gelmez.
Aynı Travmalar, Farklı Sonuçlar
İki kardeşin aynı evde ve koşullarda büyüdüğünü düşünelim. Aynı duygusal ihmal, aynı stresli ortam ve aynı travmalar… Yıllar sonra bu iki bireyin tamamen farklı davranışlar sergilediğini görmek şaşırtıcı değildir. Biri duygusal olarak daha açık, daha bağlantılı ilişkiler kurabilen birine dönüşebiliyorken; diğeri mesafeli, kaçıngan ve ulaşılması zor biri olabilir. Bu farkın nedeni çoğu zaman geçmişte yaşanılan olaylar değil, o olayların kişiye nasıl işlediğidir.
Duygusal deneyimler zihinde kendiliğinden çözülmez. Eğer kişi terapi süreciyle yaşanılan deneyimleri düzenleme fırsatı bulursa, bu yaşantıların ilişkiler üzerindeki etkisi azalabilir. Ancak bu süreç gerçekleşmezse, geçmiş deneyimler bugünkü ilişki dinamiklerini şekillendirmeye devam eder. Kardeş örneğinde olduğu gibi, iki kardeşten biri aynı travmalara sahipse ve kardeşlerden biri terapi görüp diğeri görmüyorsa, ileride yaşanmışlıklar aynı olsa bile davranışlar arasında çok büyük farklar görülebilir. Bu yüzden travma, tek başına belirleyici değildir. Onunla ne yapıldığı belirleyicidir.
Duygusal olarak müsait olmamak her zaman bilinçli bir tercih değildir; kişinin geçmişte öğrendiği bir korunma biçimidir.
Duygusal Olarak Müsait Olmamak Aslında Neyi Korur?
Duygusal olarak müsait olamamak eksiklik gibi görülür. Mesafeli olmak, duygularını paylaşmamak ya da paylaşamamak, yakınlıktan kaçınmak dışarıdan bakıldığında isteksizlik olarak yorumlanabilir. Ancak psikolojik açıdan baktığımızda, bu durum çoğu zaman bir yetersizlik değil, bir korunma biçimidir. Zihin, geçmişte zarar gördüğü yerlerde kendini korumayı öğrenir. Eğer kişi yakınlık kurduğu halde incindiyse, ihtiyaçları karşılanmadıysa ya da duygusal olarak güvende hissetmemişse, zamanla “yakınlık risklidir” mesajı içselleşebilir. (John Bowlby) Bu noktada mesafe, bir tercih değil; öğrenilmiş bir güvenlik stratejisi haline gelir.
Duygusal olarak müsait olmamak, kişiyi reddedilme korkusu, değersizlik hissi, kontrol kaybı endişesi ve tekrar incinme ihtimalinden korur. Bu durumlardan kendini koruyan kişiye göre, yakınlık yalnızca bağ kurmak anlamına gelmez; aynı zamanda savunmasız kalmak demektir. Bu yüzden bu kişiler için duygusal olarak açılmak, bilinçdışı bir tehdit algısını tetikleyebilir. Özellikle kaçıngan bağlanma örüntüsüne sahip bireylerde bu durum daha belirgindir. Kişi yakınlık ihtiyacı hissedebilir ancak bu ihtiyaç aynı anda bir tehdit olarak algılandığı için geri çekilme davranışı ortaya çıkar. Bu da ilişkilerde “gel-git” dinamiklerine yol açabilir. (Mary Ainsworth)
Bu açıdan bakıldığında, duygusal olarak müsait olmamak bir eksiklik değil; geçmişte işe yaramış bir başa çıkma biçiminin bugüne taşınmasıdır. Ancak sorun, bir zamanlar koruyan bu strateji, bugün bağlantı kurmayı zorlaştırmaya başladığında ortaya çıkar.
Travma Nerede Biter, Seçim Nerede Başlar?
Nasıl bağ kurduğumuzu, neyi tehdit olarak algıladığımızı ve ilişkilerde nasıl davrandığımızı, geçmiş deneyimler, özellikle de travmatik yaşantılar etkiler. Bir insanın duygusal dünyası derinden etkilenir; bu öğrenilmiş bir tepkidir ancak bu durum sonsuza kadar değişmeden kalmak zorunda değildir.
Psikolojik iyileşme, geçmişi silmekten çok onunla kurulan ilişkiyi dönüştürmekle ilgilidir. Kişi kendi davranışlarını (neden geri çekildiğini, neden yakınlıktan kaçındığını, neden belirli ilişki döngüleri tekrar ettiğini) fark etmeye başladığında burada farkındalık açılır. Farkındalık, seçimin başladığı yerdir. Artık kişi otomatik tepkiler veren birisi değildir; çünkü davranışlarının kökenini anlayabildiği noktada, onları yeniden değerlendirme ve dönüştürme ihtimali doğar. Bu süreç kolay değildir; çünkü yeni bir davranış geliştirmek, eski bir korunma mekanizmasından vazgeçmeyi gerektirir. Bu yüzden değişim yalnızca istemekle değil, bu sürece alan açmakla mümkündür. Terapi, kendini gözlemleme ve duygularla temas kurma gibi süreçleri daha kolay hale getirerek dönüşümün en önemli parçalarını yerine oturtmamıza yardımcı olur. (Judith Herman) Bir noktadan sonra, kişi geçmişin etkilerini fark ettiğinde ve bunlarla çalışmayı seçtiğinde, duygusal müsaitlik de yavaş yavaş mümkün hale gelir. Dolayısıyla travma bir açıklamadır, kader değildir.
Duygusal olarak müsait olmak, geçmişin kişiyi hiç etkilememesi değil; ona rağmen yakın kalmayı seçebilmesidir.

