Romantik ilişkiler herkes için farklı anlamlar taşısa da yaşamın vazgeçilmez bir parçasıdır. İnsanlar aşık oldukları kişiyi tamamen kendi seçimleriyle belirlediklerini düşünebilirler ve aslında bu kısmen doğrudur. Ancak “doğru kişi”yi bulurken yalnızca bilinçli tercihlerimiz değil, farkında olmadığımız birçok psikolojik ve çevresel etken de devreye girer. Bu nedenle romantik ilişkiler yalnızca iradeyle açıklanabilecek kadar basit değildir. Partner seçimlerimizde hem kendi isteklerimiz hem de bulunduğumuz çevre, geçmiş yaşantılarımız ve ilişki dinamiklerimiz birlikte rol oynar.
Kime Denk Geliyoruz?
İnsanlar birbirleriyle çoğu zaman rastgele yerlerde tanışmazlar. Genellikle okul, kurs, iş yeri, spor salonu ya da ortak bir amaç etrafında bir araya gelinen sosyal alanlarda karşılaşırlar. Yani sokakta yürürken çarpıştığınız ya da metroda göz göze geldiğiniz bir kişinin gelecekteki partneriniz olma ihtimali düşündüğümüz kadar yüksek değildir.
Günaydın, Selçuk ve Hazan’a (2013) göre fiziksel, sosyal ya da dijital yakınlık (propinquity) romantik partner seçiminde oldukça önemli bir role sahiptir. Başka bir ifadeyle romantik partner havuzumuz çoğunlukla çevremizde bulunan insanlardan oluşur. Yakınlık beraberinde maruz kalmayı, maruz kalmak ise aşinalık hissini getirir. Bu nedenle arkadaşınızın arkadaşı, sürekli aynı ortamda bulunduğunuz biri ya da her gün karşılaştığınız bir insan zamanla romantik olarak daha dikkat çekici hale gelebilir.
Kim Bize Çekici Geliyor?
Peki, yakın olduğumuz herkes potansiyel bir partner midir? Elbette hayır. İşte bu noktada bireyin kendi deneyimleri, beklentileri ve psikolojik yapısı devreye girer. Her şeyden önce kişinin bir ilişkiye açık olması gerekir. Yakınlık, benzerlik ya da sık karşılaşma gibi faktörler bundan sonra anlam kazanır.
İnsanların kimleri çekici bulduğu yalnızca fiziksel özelliklerle ilgili değildir. Kimin güvenilir, sıcak ya da “uygun” bulunduğunu kişinin içsel çalışma modelleri belirler. İçsel çalışma modelleri, bireyin çocukluk döneminde bakım verenleriyle kurduğu ilişkiler doğrultusunda geliştirdiği zihinsel şemalardır (Hazan & Diamond, 2000). Bu nedenle partner seçimlerimiz çoğu zaman erken dönem yaşantılarımızın izlerini taşır.
Bununla birlikte fiziksel çekicilik ve sosyal faktörler de ilişki seçimlerinde rol oynar. Ancak araştırmalar, uzun vadeli ilişkilerde en belirleyici unsurlardan birinin kişilik özellikleri olduğunu göstermektedir. Anlayışlılık, dürüstlük, sıcaklık ve güven veren bir iletişim tarzı insanların partner seçiminde önemli yer tutmaktadır. Çünkü insanlar yalnızca çekici buldukları değil, aynı zamanda yanında kendilerini güvende hissettikleri kişilere yönelirler.
Kim Bizi Seçiyor?
Şimdiye kadar bahsedilen tüm özelliklerin bir kişide bulunduğunu düşünelim. Bir ilişkiyi sürdürebilmek yalnızca bizim ne istediğimizle değil, karşımızdaki kişinin ne istediğiyle de ilgilidir. İşte bu noktada romantik ilişkilerin önemli unsurlarından biri olan karşılıklılık (reciprocity) devreye girer.
Araştırmalar, bireylerin kendilerine ilgi duyan kişilerden etkilenme olasılığının daha yüksek olduğunu göstermektedir. Yani yalnızca birini çekici bulmak yeterli değildir; karşı tarafın ilgisi de birey için belirleyici hale gelir. Çünkü insanlar reddedilmek istemezler. Bu nedenle bireyler çoğu zaman kendilerinden hoşlandığını düşündükleri kişilere daha fazla yönelirler (Günaydın ve ark., 2013).
Karşılıklı ilgi görmek bireyde güven ve kabul hissi yaratır. Aksi durumda kişi yalnızca duygusal bir reddedilme riski yaşamaz; aynı zamanda zaman, emek ve duygusal yatırım kaybı da hissedebilir. Bu nedenle romantik ilişkiler yalnızca çekim değil, aynı zamanda karşılıklı onay ve güven hissi üzerine de kuruludur.
Bir İnsan Nasıl “O Kişi” Olur?
Peki bir insan nasıl hayat arkadaşımız hâline gelir?
İki kişi karşılıklı olarak birbirine ilgi duyduğunda, aralarında yoğun bir bağ oluşmaya başlar. Halk arasında “balayı dönemi” olarak bilinen bu süreçte çiftler birbirleriyle daha fazla vakit geçirmek ister, fiziksel yakınlık artar ve ilişkide yoğun bir heyecan hissedilir. Bu süreçte yaşanan yoğun duygusal ve biyolojik çekim, bireylerin birbirine bağlanmasını kolaylaştırır.
Ancak bu dönem doğası gereği geçicidir. Eğer çift bu süreçte birbirinden kopmadan ilişkiyi sürdürebilirse, zamanla daha derin bir duygusal bağlanma gelişir. Böylece ilişki yalnızca heyecana dayalı bir çekim olmaktan çıkar ve uzun vadeli bir birlikteliğin temelleri oluşmaya başlar.
Aslında bir insanın “o kişi” hâline gelmesi; yalnızca fiziksel çekimle değil, yakınlık, güven, karşılıklılık ve bağlanma süreçlerinin birlikte ilerlemesiyle mümkün olur.
Sonuç
Sonuç olarak insanlar ilişkiler konusunda çeşitli ideallere sahip olabilir. “Zengin olsun”, “çok güzel olsun”, “karizmatik olsun” gibi beklentiler kurabiliriz. Ancak gerçek hayata baktığımızda partner seçimlerinin yalnızca bu kriterlerle şekillenmediği görülmektedir.
“Doğru kişi”yi bulma süreci çoğu zaman önceden belirlediğimiz ideallerden çok; yaşanan deneyimlere, bağlanma biçimlerine ve çevresel faktörlere bağlıdır. Aşk tamamen kontrolümüzde olan bir şey değildir, ancak bütünüyle tesadüflere de dayanmaz. Aslında romantik ilişkiler; iç dünyamızdaki psikolojik mekanizmalar ile dış dünyada karşılaştığımız insanların kesişiminde şekillenir.
Ve belki de aşk bazen tam olarak burada başlar: Yakınlıkta, anlaşılmada ve karşılıklı olarak seçilmekte.
Kaynakça
Günaydin, G., Selcuk, E., & Hazan, C. (2013). Finding the one: A process model of human mate selection. In C. Hazan & M. I. Campa (Eds.), Human bonding: The science of affectional ties (pp. 103–131). The Guilford Press.
Hazan, C., & Diamond, L. M. (2000). The place of attachment in human mating. Review of General Psychology, 4(2), 186–204. https://doi.org/10.1037/1089-2680.4.2.186

