Son yıllarda farkındalık dili gündelik konuşmanın içine yerleşti. İnsanlar bir duygudan söz ederken çoğu zaman kendilerinin bunun bilincinde olduğunu vurgulayan bir yerden konuşuyor. Kendine karşı açık olma, içindeki farklı yönleri tanıma gibi ifadeler neredeyse otomatik bir olgunluk göstergesine dönüşmüş durumda. Bu tür cümleler kurulduğunda kişi sanki daha derin, daha çalışılmış, daha “ileride” bir konum alıyor. Oysa çoğu zaman burada olan şey, bir şeyin gerçekten görülmesinden çok görüldüğünün ilan edilmesidir. Farkında olduğunu söylemek, çoğu durumda bir temasın değil, bir mesafenin işaretidir.
Bir duygunun içinde olmak ile o duygu hakkında konuşmak aynı şey değildir. Öfkenin ortasında olan biri öfkesini analiz etmez; öfkenin içindedir. Üzüntüyü yaşayan biri onu kavramsallaştırmaz; o deneyimin içinden geçer. Buna karşılık kendisinin bunun bilincinde olduğunu vurgulayan kişi çoğu zaman yaşantının bir adım gerisindedir. Duyguyu yaşamaz, onu tanımlar. Bu tanımlama yüzeyde bir açıklık hissi yaratır. Ancak aynı anda duyguyu düzenler, sınırlar ve bir ölçüde etkisizleştirir. Bu yüzden farkındalık dili sadece mesafe üretmekle kalmaz; aynı zamanda bir gösteri alanı kurar.
Bugün farkındalık çoğu zaman yaşanan bir süreç olmaktan çok sergilenen bir pozisyona dönüşmüştür. Kişi yalnızca ne hissettiğini söylemez; hissettiklerini bildiğini de ortaya koyar. Böylece içgörü, içsel bir hareket olmaktan çıkar ve bir sunuma dönüşür. Bu sunumun bir muhatabı vardır: bazen eğitim topluluğu, bazen sosyal çevre, bazen de doğrudan görünmeyen bir izleyici. Bu noktada farkındalık, yaşantının kendisinden çok onun nasıl ifade edildiğiyle ilgili hâle gelir. Kişi hissetmek yerine, hissettiğini nasıl dile getirdiğini düzenler. Yaşamak yerine, yaşadığını nasıl göstereceğini kurar.
Kendine açık olma, kendine karşı dürüst olma vurguları da aynı zeminde çalışır. Çünkü bu tür ifadeler açıklığı bir deneyim olmaktan çıkarıp bir kimlik pozisyonuna dönüştürür. Kişi kendisini açık ve dürüst biri olarak konumladığında çoğu zaman zaten belirli bir anlatının içine yerleşmiştir. Burada artık keşif yoktur; kurulmuş bir çerçevenin sürdürülmesi vardır.
Benzer şekilde insanın içindeki olumlu ve olumsuz yönleri tanıdığını ifade etmesi de ilk bakışta bütünleşmiş bir yapı izlenimi verir. Ancak çoğu zaman bu, bölünmenin ortadan kalkması değil; daha rafine bir şekilde sunulmasıdır. Kişi kendisini ayırır, sonra bu ayrımı tanıdığını belirterek bir üst pozisyona geçer. Ayrım olduğu gibi kalır; sadece dili değişir.
Burada Metacognition süreçleri de devreye girer: insanın kendi zihinsel süreçleri üzerine düşünebilme kapasitesi. Bu kapasite değerlidir ancak kolaylıkla bir vitrine dönüşebilir. Kişi yaşantıyı dönüştürmek yerine onu anlatılabilir ve gösterilebilir bir forma sokar.
Tam bu noktada süreç çoğu zaman ilerlemez, aksine askıya alınır. Çünkü kişi artık yaşantının içinde değildir; onun anlatıcısıdır. Ve anlatıcı konumu çoğu zaman değişimden daha güvenlidir.
Farkındalık bu hâliyle bir savunmaya dönüşür. Kişi hissetmek yerine bilir. Temas etmek yerine açıklar. Yaşamak yerine kendini izler. Ve izlediğini de gösterir. Ortaya çıkan şey, kendini yaşayan bir özne değil; kendini sunan bir özne olur.
Bu performatif dilin bir başka sonucu da beden ile dil arasındaki ayrışmadır. Kişi kendisinin bunun bilincinde olduğunu ifade ederken bedeni çoğu zaman başka bir şey söylemeye devam eder. Ses tonu gerilir, yüz kasları donar, hareketler kısıtlanır. Dil açıklık üretirken beden sıkışma taşır. Ancak dikkat artık yaşantıya değil, anlatıya yöneldiği için bu ayrışma çoğu zaman gözden kaçar.
Sosyal alanda bu durum daha da belirginleşir. Farkındalık dili belirli ortamlarda bir tür geçer akçeye dönüşür. İnsanlar ne hissettiklerini değil, hissettiklerini bildiklerini gösterecek şekilde konuşur. Böylece duygunun kendisi değil, duygunun doğru biçimde ifade edilmesi değer kazanır. Kişi yaşantısını derinleştirmek yerine onu kabul edilebilir bir dile çevirmeyi öğrenir.
Bu yüzden bazen en çok farkında olduğunu söyleyen kişi, en az temas eden kişi olabilir. Çünkü temas düzenli, tutarlı ve kolayca anlatılabilir değildir. Dağınıktır, çelişkilidir, zaman zaman anlamsız görünür. Buna karşılık farkındalık dili bu dağınıklığı hızla toparlar ve anlamlı bir çerçeveye yerleştirir. Ortaya çıkan şey ise yaşantının kendisi değil, onun düzenlenmiş bir versiyonudur.
Bu noktada farkındalığın değeri tamamen ortadan kalkmaz. Ancak yönü değişir. Yaşantının yerine geçen bir dil hâline geldiğinde uzaklaştırıcıdır; yaşantıya geri dönmeyi mümkün kıldığında ise işlevseldir. Sorun çoğu zaman ilk biçimde kalmasıdır.
Bu nedenle asıl soru, farkında olup olmadığımız değildir. Asıl soru şudur:
Yaşadığımız şeyin içinde miyiz, yoksa onun iyi kurulmuş bir anlatısını mı sürdürüyoruz?


