Aslında çoğumuz farkında olmasak da içimizde bir yargıçla birlikte yaşarız. Gün içinde yaptığımız davranışları, söylediğimiz sözleri ve aldığımız kararları yalnızca dış dünya değerlendirmez. Zihnimizde de sessizce işleyen bir mahkeme vardır. Bir hata yaptığımızda, bir işi ertelediğimizde ya da kendimizden beklediğimiz gibi davranmadığımızda bu mahkeme içimizde hızla kurulur. Olan biten yeniden gözden geçirilir, eksikler büyütülür ve çoğu zaman kendimiz hakkında sert kararlar verilir. Bu iç mahkemede çoğu zaman savcı da, yargıç da, sanık da yine kendimiz oluruz. Kendimizi sorgular, suçlar, yeterince iyi olmadığımıza karar verir ve bazen başkalarına göstermeyeceğimiz kadar ağır bir dili kendimize yöneltiriz. Pek çok kişi bu iç konuşmanın ne kadar sert olduğunu fark etmeden yaşar. Oysa bu yargılayıcı iç ses, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin en belirleyici parçalarından biridir. Bu sert ve yargılayıcı iç konuşma biçimi bizi hatalardan koruyan bir rehber gibi görünse de bazı durumlarda kişinin özgüvenini zedeleyen, kaygısını arttıran ve harekete geçmesini zorlaştıran bir yapıya dönüşebilir.
Kim Bu Sert Yargıç?
Peki zihnimizde bu kadar sert konuşan, bizi yargılayan ve çoğu zaman affetmeyen bu ses gerçekte kime aittir? Psikanalitik kurama göre insanın iç dünyası yalnızca kendi düşüncelerinden oluşmaz. Çocukluk döneminde bakım veren kişilerle kurulan ilişkiler sırasında duyulan sözler, maruz kalınan tutumlar ve hissedilen duygular zamanla içselleştirilir. Kişi büyüdükçe, dışarıdan gelen bu sesler giderek kendi iç sesi haline gelir. Aslında içimizdeki yargıç, çoğu zaman çocukluk döneminde otorite olarak deneyimlenen ebeveynlerin ve bakım veren kişilerin içselleştirilmiş temsilidir. Sigmund Freud (1923), ruhsal yapıyı açıklarken bu içsel otoriteyi süperego kavramıyla tanımlamıştır. Süperego, kişinin doğru-yanlış, iyi-kötü, yeterli-yetersiz gibi değerlendirmeler yapmasını sağlayan içsel bir denetleyici gibidir. Bu yapı, toplumsal kurallara uyum sağlamaya ve kişinin davranışlarını düzenlemesine yardımcı olur. Ancak her zaman destekleyici bir rehber gibi çalışmaz. Özellikle çocukluk döneminde sık eleştirilen, yüksek beklentilere maruz kalan ya da koşullu kabul gören kişilerde bu içsel yargıcın sesi daha sert olabilir. Zamanla kişi dışarıdan eleştirilmediği durumlarda bile kendini yargılamaya devam eder. Böylece geçmişte duyulan sesler, bugün kişinin kendi kendine konuşma biçimine dönüşebilir.
Tabi bu içsel mahkemede yalnızca yargıç yoktur. Çoğu zaman suçlanan ve kendini savunmaya çalışan taraf da kişinin daha kırılgan, daha korunmaya ihtiyaç duyan yanını temsil eder. Bu yan, her şeyi bilmeyen, her şeyi yapamayan, hata yapabilen çocukluk parçalarını taşır. Buna rağmen içimizdeki yargıç, çoğu zaman bu sınırlılığı dikkate almadan karar verir. Çocukken karşılanması zor olan beklentiler, sık eleştirilme ya da koşullu kabul deneyimleri yaşayan kişilerde bu içsel yargıç daha talepkâr olabilir. Kişi büyüdüğünde artık o çocuk değildir, ancak iç dünyasında kurulan mahkeme hâlâ aynı katı kurallarla işlemeye devam edebilir. Bu durumda kişi kendisinden, bulunduğu koşulların ötesinde bir performans bekleyebilir ve bunu başaramadığında kendini ağır biçimde suçlayabilir. Böyle anlarda içsel mahkemede savcı suçlamaya devam eder, yargıç sert kararlar verir ve kendini savunan taraf çoğu zaman yeterince güçlü hissedemez. Sonuçta kişi, aslında insani olan sınırlılıklarını bile bir başarısızlık gibi değerlendirmeye başlayabilir.
Adaletli Mahkemeler
İçimizde bir mahkeme kurulduğunda, verilen karar her zaman adil olmayabilir. Bazı insanlar için içsel mahkeme, hatayı değerlendiren bir yer olmaktan çok, suçlu arayan bir yere dönüşebilir. Bu durumda kişi yaptığı davranışı gözden geçirmek yerine, kendisini bütünüyle yetersiz ya da başarısız ilan edebilir. Oysa sağlıklı bir iç değerlendirme, adaletli bir mahkemeye benzer. Adil bir mahkemede yalnızca suçlama yoktur. Koşullar, sınırlar ve eldeki imkanlar da dikkate alınır. Yapılan hataya bakılır, ancak kişi bütünüyle hatayla eşitlenmez. İçsel mahkemenin daha adil hale gelebilmesi çoğu zaman kişinin kendisiyle nasıl konuştuğunu fark etmesiyle başlar. Zihinde beliren ilk yargı çoğu zaman alışılmış ve otomatik olabilir. Ancak kişi bir an durup kendine yönelttiği sözleri fark ettiğinde, bu kararın gerçekten bugüne mi ait olduğunu, yoksa geçmişten taşınan bir beklentinin mi etkisi olduğunu ayırt etmeye başlayabilir. Daha adil bir iç ses geliştirmek, hataları yok saymak anlamına gelmez. Aksine, yapılan davranışı değerlendirebilmek ama “kendi” değerini yalnızca o davranış üzerinden belirlememek anlamına gelir. “Yanlış yaptım” diyebilmek ile “Ben yetersizim” demek arasındaki fark, içsel mahkemenin ne kadar adil olduğunu gösterir. Kişi kendi sınırlarını, içinde bulunduğu koşulları ve insani eksikliklerini dikkate alabildiğinde, içindeki yargıç cezalandıran bir otorite olmaktan çıkıp daha çok yön gösteren bir rehbere dönüşebilir. Böylece mahkeme ortadan kalkmaz, ancak verilen kararlar daha dengeli ve daha gerçekçi hale gelir.
Kaynakça
Freud, S. (1923). The Ego And The Id. TACD Journal, 17(1), 5–22.


