Modernite Paradoksu
Yaşam bazen ne tam bir fırtınadır ne de süt liman; sanki bir boşluğun içinde süzülmek gibidir. Günler birbirini tekrar eder, insan da o günlerin peşinden sürüklenir gider. Oysa modern zamanın en büyük yanılsaması, hıza olan tutkumuzdur. Her yere yetişmeye çalışırken hiçbir yerde olamamanın, her şeye sahip olmaya çabalarken kendi içimizdeki boşluğun yarattığı o bitkinlik hali… Bugün pek çoğumuzun hissettiği o tanımlanamayan yorgunluk, aslında fiziksel bir tükenişten ziyade ruhsal yabancılaşma halidir.
Arzunun Kökleri
Yaşam boyu peşinden koştuğumuz hedefler, istekler ve elde etmek için pek çok şeyden vazgeçtiğimiz arzulara sahip olmak elbette hayatı anlamlı kılan değerlerdir. Peki, bu niyetlerin ne kadarı gerçekten ‘bize’ ait? Fransız düşünür René Girard, Mimetik (Taklitçi) Arzu kuramı ile, insanın doğası gereği başkalarının arzuladığı şeyleri sahiplenme eğiliminde olduğu fikrini sunar. Sahiden de içimize gerçekten dönüp baktığımızda arzularımızın bir kısmının aslında bize ait olmayan, dışarıdan zihnimize sızmış misafir duygular olduğunu fark ederiz. Oysa öğrenilmiş bir arzu kişiyi yetersizlik hissiyle besleyip ruhu yorarken; içsel arzu, görev olmanın aksine kişiye enerji verir ve bireyin varoluş alanını genişletir.
İnsan kendi iç sesine yaklaştıkça şu ayrımı daha net görmeye başlar: ‘Kaybettiğime üzüldüğüm şeyler, gerçekten sahip olmak istediğim şeyler miydi?’ Bu ayrımı yapamayan ruh, binlerce etkenin arasında parça parça dağılır. Montaigne’in Denemeler’de bahsettiği gibi: ‘Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder; çünkü her yerde olmak hiçbir yerde olmamaktır.’ Modern dünyanın bize sunduğu ‘her şeye sahip olma’ illüzyonu, aslında bizi hiçbir yere ait kılamamayı beraberinde getirir. Her arzunun peşinden koşmak, aslında hiçbir arzunun derinliğine inememektir.
Bilişsel Uyumsuzluk ve İçsel Gerilim
İdealimizde yarattığımıza inandığımız hayatı yaşarken bazen içimizde tarif edilemez bir daralma hissederiz. Her şey yolunda gibi görünürken beliren bu huzursuzluk hissi, çoğu zaman zihnimizin derinliklerinde işleyen bir tutarsızlık sinyalidir. Sosyal psikolog Leon Festinger, Bilişsel Uyumsuzluk (Cognitive Dissonance) olarak adlandırılan kuramla, bireyin tutumları, inançları ve davranışları arasında bir tutarsızlık oluştuğunda şiddetli bir psikolojik rahatsızlık deneyimlediğini açıklar (Festinger, 1957).
Festinger’e göre birey bu gerilimi azaltmak için üç yola başvurur: İnançlarını değiştirir, davranışlarını değiştirir ya da durumu rasyonalize eder. Modern yaşamda ise sıklıkla seçilen yol üçüncüsüdür: Daha çok çalışmak, daha çok meşgul olmak, hep daha fazlası… Böylece içerideki çatlağın üzeri meşguliyet ile örtülür. Fakat örtülen şey ortadan kalkmadığı gibi, zamanla kronik bir ruhsal yorgunluğa dönüşür. Bireylerin sıklıkla o tarif etmekte zorlandığı daralmanın kaynağı budur: Yanlış bir hayatı yaşamaktan çok, doğru olduğuna inandığı hayatın aslında kendine ait olmadığını sezmek. Bu sezgi bastırıldıkça ruhsal yorgunluk artar; ancak fark edilip üzerine gidildikçe, kişi kendi psikolojik bütünlük alanına doğru yaklaşmaya başlar.
Hafızanın Estetiği
İnsan zihni, dünyayı olduğu gibi kaydetmez. Geçmiş deneyimlerimiz, hayatı algılama biçimimiz ve bakış açımızla olayları yorumlarız. Her gün sayısız deneyimin içinden geçeriz; ancak bu deneyimlerin hepsi ruhumuzda aynı ağırlığı bırakmaz. Seçici bellek ise bu noktada devreye girer: Zihin bazı anları tekrar tekrar canlandırırken bazılarını neredeyse hiç yaşanmamış sayar. Aslında süreç rastlantısal olarak işlemez.
Nöropsikolog Dr. Rick Hanson, beynin amigdala bölgesinin olumsuz deneyimleri anında uzun süreli belleğe kaydetme eğiliminde olduğunu, ancak olumlu deneyimlerin benzer şekilde kalıcılık sağlaması için daha uzun süreli bir odaklanma gerektirdiğini belirtir. ‘Negativity Bias’ (Olumsuzluk Önyargısı) olarak tanımlanan bu durum, beynin evrimsel süreçte hayata tutunma ihtimallerini artırmak için tehdit edici uyaranlara öncelik vermesi ile bağlantılıdır. Hanson’a göre, bir deneyimin kalıcı bir duygusal kaynak haline gelebilmesi, bireyin o olumlu duyguya bilinçli olarak odaklanmasını gerektirir. Yani, gün içindeki küçük ama olumlu anları fark edip üzerinde durmak, beynin bilgi işleme süreçlerini yeniden programlamanın bilimsel bir yoludur.
Son Not
Farkındalık ve içsel bütünlüğün sağlandığı bir yaşam, çoğu zaman dışsal etkenleri bütünüyle değiştirmekten ziyade, kişinin kendi arzularını ayırt etmesi, bilişsel uyumsuzluğun verdiği sinyalleri ciddiye almasıyla ve dikkat filtresini bilinçle yeniden biçimlendirmesiyle başlar. Hafıza pasif bir kayıt sistemi değil, anlamın sürekli yeniden kazanıldığı dinamik bir süreçtir. Bu nedenle hatırımızda kalmasını istediğimiz değerlere ve besleyici deneyimlere bilinçli biçimde daha fazla yer açtıkça, yaşamsal zenginlik çoğu zaman kendiliğinden tazelenir.
Kişi kendi yaşam anlatısının yalnızca izleyicisi değil, hangi deneyimlerin öne çıkacağını belirleyen etkin öznesi hâline geldiğinde, psikolojik bütünlük de kademeli olarak iyileşmeye başlar. Bu açıdan iyilik hâli yalnızca ne yaşadığımızla değil; neyi sürdüğümüz, neyi bıraktığımız ve özellikle zihnimizi neyle inşaa ettiğimizle yakından ilişkilidir.
Kaynakça
-
Beck, A. T. (1976). Cognitive Therapy and the Emotional Disorders. New York: International Universities Press.
-
Festinger, L. (1957). A Theory of Cognitive Dissonance. Stanford University Press.
-
Girard, R. (1961). Deceit, Desire, and the Novel: Self and Other in Literary Structure. Johns Hopkins University Press.
-
Hanson, R. (2013). Hardwiring Happiness: The New Brain Science of Contentment, Calm, and Confidence. Harmony Books.
-
Harmon-Jones, E., & Mills, J. (2019). Cognitive Dissonance: Reexamining a Pivotal Theory in Psychology (2nd ed.). American Psychological Association.
-
Montaigne, M. E. (2006). Denemeler (S. Eyüboğlu, Çev.). İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları.


