Terapistlik mesleği, dışarıdan bakıldığında çoğu zaman “güçlü” olmak ve “tutabilen” biri olmakla özdeşleştirilir. Dinleyen, tutan, regüle eden, sakin kalan. Anlatılanları, duyguları, sessizlikleri, çelişkileri tüm bu parçaları bir arada tutan olmak. Danışanın en zor duygularına eşlik edebilen biri olarak terapist, her şeye dayanabilen, güçlü bir figür gibi algılanabilir. Ama bu güç, bazen fark edilmeden bir tür “her şeyi taşıma” fantezisine dönüşebilir. Terapist olarak “tutmak” fikri, mesleğe adım atan herkesin az ya da çok tanıdığı bir deneyim olabilir. Bir tür ruhsal kapsayıcılık, bir nevi “ben seninle kalabilirim” hali. Ama bu halin zamanla şuna dönüşmesi mümkün mü? “Ben her şeyi taşıyabilirim. Taşımak zorundayım.” Peki gerçekten öyle mi?
Terapistin Yükü
Seans odasında da sıkça konuşulan dayanıklılık kavramı, terapistin kendi dünyasında çoğu zaman daha sessiz bir şekilde yaşanır. Danışanların anlatıları seans bittiğinde sadece seansta kalmaz terapistin zihnine, bedenine, hatta bazen rüyalarına eşlik eder. Travma anlatıları, kayıplar, öfke patlamaları, umutsuzluk terapist tüm bunlara kulak verirken, bir yandan da kendi iç dünyasında olup biteni yönetmeye çalışır. Danışan için “güçlü olan”, “sarsılmayan”, “sabrı sonsuz”, hatta bazen “duygularını kontrol etmeyi çoktan öğrenmiş biri” olarak konumlanmak kolaylıkla idealize edilen bir pozisyon olabilir. Ancak bu idealizasyonun altında, terapistin kendisi içinde taşıdığı görünmeyen bir yük olarak hissedilebilir. Bu düşünce, zaman zaman içten içe bir başarı kriteri gibi hissedilir. Bunlar bazen terapistin iç dünyasında dolaşan, şekil değiştiren ama kolay kolay kaybolmayan duygulara dönüşebilir. “Ben etkilenmiyorum” cümlesi kimi zaman bir içtenlik değil, bir savunma olabilir. Çünkü her şeyden önce de terapist de bir insandır. Duyabilir, sarsılabilir, yorulabilir. Etkilenmek zayıflık değil, temasın doğal bir sonucudur. Ve belki de terapötik ilişkiyi en çok besleyen şey, tam da bu insan kalabilme halidir.
Dayanıklılık mı, Katlanmak mı, Temas Etmek mi?
Dayanıklılık çoğu zaman “hiçbir şey olmamış gibi devam edebilmek” sanılır. Oysa dayanıklılık, ne katılaşmak ne de duygusuzlaşmaktır. Daha çok esneyebilmek, geri dönebilmek, bazen durabilmek, bazen de destek isteyebilmektir. Dayanıklılık, kapsayıcılıkla (containment) yani danışanın duygusunu içselleştirip onu düzenleyerek geri verebilme kapasitesiyle yakından ilişkilidir. Ama kapsamak yutmak değildir. Bu kapasitenin de bir sınırı olabilir. Ve o sınır, duyarsızlıkla değil, bilinçli farkındalıkla kurulabilir. Zaman zaman sarsılabilmek ama orada kalmaya devam edebilmek. Yani hem kendini hem danışanı taşıyacak kadar esnek ama çökmeyecek kadar sınırlarının farkında olabilmek.
Her Şeyi Tutma Fantezisi
Terapist bazen kendini bilinçdışı bir kurtarıcı, iyileştirici ya da taşıyıcı gibi konumlandırabilir. “Güçlü olmalıyım.” “Şu an düşemem.” “Ben dayanmalıyım.” “Ben yeterince iyi bir terapistsem, tüm duyguları taşıyabilmeliyim.” Bu tür düşünceler, zaman zaman süperegonun katı taleplerinden kaynaklanıyor olabilir. Bireysel kırılganlıkları bastıran, her danışanın dönüşümünden sorumluluk hisseden bir iç ses iyi niyetli ama zorlayıcı bir iç otorite gibidir. Bu durum, sınır ihlallerine ya da tükenmişlike giden yolu fark ettirmeden açabilir. Özdeşleşme aşırılaştığında, terapist kendini bir danışanın yüküyle değil, birçok danışanın yüküyle baş başa kalmış bulabilir.
Sınırlar
Meslek içinde “sınır” kelimesi çoğunlukla etik kurallarla özdeşleşiyor. Ama aslında sınır, sadece dış dünyayı düzenlemek anlamına gelmez. İç dünyayı korumak da olabilir. Sınır koymak, danışanı reddetmek anlamına gelmez. İlişkiyi yaşatabilmek için bir çerçeve sunmak gibi de düşünülebilir. Terapist olmak, sınırsız olmak anlamına gelmez. Aksine, sınır koyabilmek belki de mesleki sağlığın en önemli temellerinden biridir. Zaman sınırı, duygusal sınır, bedensel sınır… Bunlar danışanı “bırakmak” değil, ilişkiyi sağlıklı tutmak anlamına gelebilir. Bazen “hayır” diyebilmek, ilişkiyi zedelemek yerine güçlendirebilir. Terapötik sınır, bir mesafe değil, bir bağ biçimi olabilmektedir.
Terapist Kiminle Tutar?
Tutmak kadar, tutulmak da terapötik bir ihtiyaçtır. Süpervizyon, yalnızca mesleki bir geri bildirim olmamakla birlikte aynı zamanda duygusal bir destek alanıdır. Meslektaş ilişkileri de bu yükü paylaşmanın yollarından biri olabilir. Ve elbette terapistin kendi terapisi. Terapistin kendi terapide olması hâlâ zaman zaman belki bir lüks gibi algılanabiliyor. Ama terapi, mesleki sürdürülebilirlik açısından bir temel olabilir. Çünkü bazen en çok ihtiyacımız olan şey, kendi içimizde olanı bir başkasının tutabilmesine izin verebilmektir.
Terapistin Regülasyonu
Seans aralarında sessiz kalabilmek, bir yürüyüş, bir yazı, bazen danışanın anlattığı bir duyguyla ilgili sadece orada durabilmek gibi bu küçük anlar, terapistin ruhsal regülasyon alanlarını oluşturur. Bunlar küçüktür ama sürdürülebilirliği olan şeylerdir. Her zaman güçlü olmak zorunda olmamak, her duyguyu anlamlandırmak ya da çözüm üretmek gibi bir zorunluluğun olmadığını fark etmek ve mükemmel olma fantezisinden çıkabilmek önemlidir. Bazen en dayanıklı hal, “bu da beni etkiledi” diyebilmekle başlar. Terapistin kendine “hemen çözmeliyim, işe yaramalıyım, hep iyi kalmalıyım” gibi yükler koyması, zamanla içsel baskıyı artırabilir. Oysa işe yaramadığımızı düşündüğümüz anlar da bir sürecin parçası olabilir.
Sonuç
Terapistin gücü, her şeyi tutmasından değil, neyi ne kadar tutabileceğini fark etmesinden gelir. Bazen tutmak, bazen bırakmak, bazen paylaşmak gerekir. Her şeyi tutmak zorunda değiliz. Bazen de en iyileştirici yer, her şeyi tutmaya çalışmadığımız yer olabilir. Terapistin duygusal dayanıklılığı, ne zaman sınır koyacağını, ne zaman destek isteyeceğini ve ne zaman kırılabileceğini kabul edebildiği ölçüde gelişebilir. Bazen tutmak yerine alan açmak, bazen çözmek yerine sessizce tanıklık etmek, bazen de sadece orada olmak yeterli olabilir. Ve bazen de tutamadığını fark etmek, en insani yerden başlayan gücün kendisi olabilir.


