Pazar, Mayıs 10, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Akıl Sağlığının Yanılsaması: Rosenhan Deneyi ve Psikiyatrik Tanıların Güvenilirliği

“Normal” olan nedir? Ruh sağlığı ve ruh hastalığı gibi kavramlar ne kadar güvenilirdir? Tanı koyma süreci her zaman doğru sonuç verir mi ve psikiyatrik etiketler bir bireyin gerçek durumunu tutarlı şekilde yansıtabilir mi? Bu yazı, bu sorulara David Rosenhan’ın 1973’te gerçekleştirdiği ve psikiyatrik tanıların geçerliliğini kökten sorgulayan çığır açıcı çalışması üzerinden yanıt aramaktadır.

Rosenhan’ın “Akıllı Olmayan Yerlerde Akıllı Olmak” başlıklı çalışması, psikiyatrik tanıların güvenilirliğini sınamak amacıyla tasarlandı. Herhangi bir ruhsal hastalık öyküsü bulunmayan sekiz sağlıklı birey, ABD’nin beş farklı eyaletindeki 12 farklı psikiyatri hastanesine başvurarak yalnızca üç kelime duyduklarını iddia etti: “boş,” “iç boş,” ve “patlama sesi.” Bu uydurma işitsel halüsinasyonlar dışında başka hiçbir semptom bildirmediler ve kişisel geçmişleri hakkında tamamen doğru bilgi verdiler.

Hastaneye kabul edildikten sonra artık sesler duymadıklarını ve normal davrandıklarını söylemelerine rağmen hiçbir hastane personeli onların sağlıklı olduğunu fark etmedi. Tüm katılımcılara, çoğunlukla şizofreni olmak üzere ciddi psikiyatrik tanılar konuldu ve ortalama 19 gün hastanede tutuldu. En kısa yatış süresi 7 gün, en uzunu ise 52 gündü. Dahil edilen hastaneler arasında hem tanınmış özel hastaneler hem de saygın kamu hastaneleri yer alıyordu; bu da elde edilen bulguların sadece düşük standartlı kurumlara özgü olmadığını gösterdi.

Katılımcılar arasında psikologlar, bir psikiyatrist, bir çocuk doktoru, bir psikoloji öğrencisi, bir ressam ve bir ev kadını yer alıyordu. Gerçek kimliklerini gizleyerek sadece kurguladıkları semptomlara dayanarak değerlendirilmek istediler. Hastaneye yatırıldıktan sonra kendilerine verilen ilaçları gizlice almamaya başladılar. Buna rağmen, personel hiçbirinin ilaç kullanmadığını fark etmedi. Sekiz katılımcıya toplamda yaklaşık 2.100 doz psikotrop ilaç (antipsikotikler, antidepresanlar ve duygu durum düzenleyicileri) reçete edildi. Tanılar benzer olmasına rağmen verilen ilaçların türü ve miktarı hastadan hastaya büyük farklılık gösterdi.

Rosenhan’ın bulguları, psikiyatrik tanıların yalnızca klinik gözlemlere dayanmadığını; bağlam, beklentiler ve kurumsal kültür gibi faktörlerden de etkilendiğini ortaya koydu. Hastane dışında normal sayılabilecek davranışlar, hastane ortamında sıklıkla hastalık belirtisi olarak yorumlandı. Bu çalışma, psikiyatrik etiketlerin hem algıyı hem de uygulamayı nasıl şekillendirebildiğini, bazen bireyin gerçek durumunu gölgeleyebildiğini gösterdi.

1973 yılında yayımlanan makale, psikiyatri dünyasında büyük tartışmalara yol açtı. Aynı yıl, homoseksüellik DSM’den çıkarılmıştı; bu da alanın bilimsel temellerine yönelik artan sorgulamaların bir yansımasıydı. 1960’lar ve 70’ler boyunca, psikiyatrinin insaniliği ve geçerliliği sıkça eleştirilmişti; özellikle antipsikiyatri hareketi bu eleştirilerin merkezindeydi.

Reform taleplerinin artması üzerine, tanı kriterlerinin yeniden düzenlenmesi görevi psikiyatr Robert Spitzer’a verildi. Spitzer, homoseksüelliğin DSM’den çıkarılmasında öncü rol oynamasına rağmen, Rosenhan’ın deneyine en sert eleştirileri getiren isimlerden biri oldu. Spitzer, tanı süreçlerinde bazı sorunlar olduğunu kabul etti; ancak benzer sorunların tıbbın diğer alanlarında da bulunduğunu savunarak Rosenhan’ı haksız bir şekilde yalnızca psikiyatriyi hedef almakla suçladı. Eleştirisine şu ifadeyle başladı: “Bazı yemekler ilk başta lezizdir ama kötü bir tat bırakır. Rosenhan’ın çalışması da öyledir.”

Rosenhan ise kendini, asıl meselenin kandırılmak ya da kolay inanmak değil, sadece tek bir semptomdan (işitsel halüsinasyon) yola çıkarak şizofreni gibi ağır bir tanıya ulaşmak olduğunu söyleyerek savundu. Bu tanısal sıçrama, ona göre psikiyatrik yargıların ne kadar kırılgan ve öznel olabileceğini açıkça gösteriyordu. Spitzer ise hastanelerdeki koşullara dair gözlemleri büyük ölçüde görmezden gelerek, anlatılanların abartılı olduğunu savundu.

Tüm eleştirilere rağmen, Rosenhan Deneyi psikoloji ve psikiyatri tarihinde bir dönüm noktası olmaya devam etmektedir. Bu çalışma, tanıların aşırı genelleştirilebileceği, etiketlerin algıyı ve davranışı yönlendirebileceği, akıl hastalığı ile akıl sağlığı arasındaki çizginin düşündüğümüzden çok daha belirsiz olduğu gibi önemli noktaların altını çizmiştir. Ayrıca hastane personelinin hastalarla sınırlı etkileşimi, kurumsal ortamların algı üzerindeki etkisi ve yanlış tanının potansiyel zararları gibi konuları da gündeme taşımıştır.

Sonuç olarak, Rosenhan’ın çalışması, psikiyatrik etiketlerin çoğu zaman klinik gerçeklikten ziyade kurumsal beklentileri ve uzmanın önyargılarını yansıttığını göstermiştir. Bu deney, tanı süreçlerinin yeniden değerlendirilmesine öncülük etmiş ve psikiyatrik sınıflandırma sistemlerinde önemli reformlara zemin hazırlamıştır. Yöntemi hâlen tartışmalı olsa da, ortaya koyduğu sorular psikoloji ve ruh sağlığı alanlarında hâlâ geçerliliğini korumakta ve akıl sağlığı ile delilik arasındaki çizginin ne kadar bulanık olabileceğini bize hatırlatmaktadır.

Selin Kaymak
Selin Kaymak
Selin Kaymak Ankara’da doğup büyüyen Selin Kaymak, Başkent Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun olmuş ve uzmanlık yolculuğuna bilişsel terapi eğitimiyle devam etmektedir. İnsan zihninin düşünce- duygu-davranış döngüsünü anlama arzusu, onu bilişsel çarpıtmalar ve yeniden yapılandırma teknikleriyle derin bir bağ kurmaya yönlendirmiştir. Selin, yalnızca sahada çalışmakla kalmayıp psikoloji alanına bilimsel katkı sunma sorumluluğunu da içselleştiren bir yolculuğun içindedir.

1 Yorum

  1. Sevgili Selin Kaymak çok güzel bir yazı olmuş seni tebrik ediyorum Günlük hayatta insanlarla yaşadığımız ve karşılaştığımız ilişjkilerde anlam veremediğimiz akılda soru işareti olarak kalan sorulara açıklayıcı bir cevap olmuş bir sonraki yazını çok merak ediyorum

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar