Kim bilir hangi zamanda kaç kere kendimizi yalnızlık hissiyle bulmuş ve yaşamı sorgulayıcı şekilde kendimizle kalmışızdır. Bazen hiç fark etmeden ansızın gelen bir düşünce bazen bu düşünceyle gelen birbiri ardına sıralanan olumsuz duyguların içinde sürüklenmişizdir. Peki nerden çıkıyor bu düşünce, duygular? Nereden yola çıksak diye düşünürken aslında bir sürü soru canlanıyor insanın zihninde. Büyüdüğümüz aile mi? Yaşadığımız ergenlik zorlantıları mı? İlişkiler mi? Sosyal yaşantımız mı? Sıralanabilir bir sürü soru var fakat belki şuradan başlamalıyız; “ne oldu da ben böyle hissediyorum”?
Bazen cevaplar ne geçmişte ne bugün de. Artık geleceğe dair bir yalnızlık içindeyiz. Bazen ekonominin ne olacağı bazen başarılı olabilir miyim endişesi, aile kurabilir miyim? İyi bir işe sahip olabilir miyim? Gibi yine ardı arkası gelmez sorular sarıyor zihnimizi. Ve bunların yüze soğuk vuran bir gerçekliği var, hangi soruya cevap verirseniz verin tek başınalık yani “yalnızlık” içindeki endişe.
Görünmez Duvarlar ve Kendilik Sancısı
Ailemizden ne kadar destek gördüğümüz, yanlışlarda biz değil de sen olması, bazen başarının tepkisiz kalması, bazen de sadece bakışlarla verilen ya da susmakla verilen cezalar… hemen hemen hepsi görünmez duvarla çevrilmeye başlayan bir kendilik sancısı içinde tek başınalığa doğru giden duvarları örüyor.
Var olmanın temel birkaç süreci vardır bunlar var edilmek değil de var olmakla beraber gelen birtakım durumlar. Kendin olmayı başarmanın yolu bir şey ile anılmak ise ve görüldüğünüz yer başarılarınız ya da yalnızca iyi olan şeyler ise kendinizi hissetmek ve var olduğunuzu anlamak için çoğu zaman dış etkenlere odaklanırsınız. Peki var olduğunuz da? Ateş içten gelir, üretirsiniz kendinizi görür ve tek ihtiyacınız olan içsel olan inancın sürekli desteklenmesidir.
Bu nereden gelir? Her şey seninle başları alıp her şey gösterilenlerle başlar demek pek yadırganmaz sanırım. Çünkü ne yaptığımızdan önce dünyayı nasıl gördüğümüzle ilgilidir yaşamın devamı.
Aynalama Kavramı ve Görülme İhtiyacı
Aynalamak dediğimiz bir kavram vardır. Bu iyi ya da kötü olan her şeyde destek görmek demek diyebiliriz. Olumsuz bir durumda onu görmek. Şöyle örnek verebiliriz; düşüp canı yanan bir çocuğa, -canın acımış olmalı demek gibi, zor süreçlerden geçen birine, – zor zamanlardan geçiriyorsun demek gibi. Bu içten ve gören göz olmakla ilgili. İşte tam da burasıdır dünyayı nasıl öğrendiğimiz mesele. Bu, iyi de var olan durumun tam aynısıdır. İyi de taktir görüp tebrik almakla, olumsuzda fark edilmek birbirine yakındır. İkiside görüldüğünüze dair önemli iki ölçüttür.
İşte yalnızlık tam da burada başlar. Her şey geri çekildiğinde elimizde ne kalıyor? Kendiliğimiz ne ile dolmuş? Elimizdeki çantamızda ne var? Hiçbir şeyin ortasında ışık tutan ne var? Bize gösterinle dünya ya verdiğiniz tepki aynıdır. Yalnız bırakılmışsanız yalnız hissedersiniz. Eleştirilmişseniz eleştirirsiniz. Ya da bunlar olmasın diye herkesten fazla efor sarf edip daha hızlı tükenirsiniz. Sonra ne mi olur? Dünyada kendini yalnız hisseder, başaramayacağını düşünür ve yalnızlık duygusu içinde kaldığınızı hissedersiniz.
Kendini Bilmek ve Kabullenişin Özgürlüğü
Nereden geliyor bu yalnızlık? Ya fark edemediğimiz deneyimlerimiz ya da fark edip ne yapacağımızı bilemediğimiz deneyimlerimizden olabilir mi? Artık işin ucu kendini bilmekle ilgili bir yere geliyor. Yunus Emre’nin sözleri geliyor aklımıza;
“İlim ilim bilmektir İlim kendin bilmektir Sen kendini bilmezsin Ya nice okumaktır” diyor.
Aslında var olan süreç şimdi de değil de şimdiye neyi getirdiğimizde. Sevdiğimiz şeyler ne kadar bizimse olumsuzluklarda bizim. Kabulleniş her ne kadar zor olsa da ya da fark etmenin sancısı elimizde olanla ne yapacağımız kendimizle ilgilidir. Çünkü gerçekliğin bize getirdiği şey neyse onunla yaşamaya devam etmek durumundayız. Ve eğer bu histen kurtulmak istiyorsanız önce tanımanız sonra kabul etmeniz ve onu içselleştirmeniz lazım. Size ait hale getirdiğiniz çoğu şey sizin özgürlüğünüz olur. Sözün özü; beslenme çantanıza anneniz ne koyduysa okulda onu yersiniz.


