Cumartesi, Şubat 14, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Sınır Koyamamak: İlişkilerimize Nasıl Yansır?

Sınır Koyma: Bireyin kendi fiziksel, duygusal, bilişsel ve davranışsal alanları tanımlaması ve bu alanlarının başkaları tarafından ihlal edilmesini önlemeye yönelik tutum ve davranışlar geliştirmesi süresicidir. Psikolojik açıdan sınırlar, benlik bütünlüğü korunması ve kişilerarası ilişkilerde sağlıklı bir denge kurulması açısından temel bir işlem görür.

İlişkilerde sınır koyma, bireyin kendilik bütünlüğünü koruyarak karşısındaki kişiyle kurduğu etkileşimi düzenlemesi sürecinde çeşitli davranışsal, duygusal ve iletişimsel göstergeler aracılığıyla ortaya çıkar. Bu sınırlar çoğunlukla açık ifadelerden ziyade, bireyin tutumları, tepkileri ve ilişki içinde aldığı pozisyonlar üzerinde şekillenir.

Sağlıklı sınırlar, bireyin ihtiyaçlarını, değerlerini ve sorumluluk alanlarını net bir biçimde ayırt edebilmesini; başkalarının duygu, düşünce ve beklentilerinden ayrışabilmesini sağlar. Bu bağlamda sınır koyma, neyin bireyin sorumluluğunda olduğunu ve neyin olmadığını belirlemeye yardımcı olur. Aynı zamanda bireyin özerkliğini destekler ve özsaygının gelişimine katkıda bulunur.

Sınırların yetersiz ya da belirsiz olduğu durumlarda, kişilerarası ilişkilerde tükenmişlik, suçluluk, öfke ve kimlik karmaşası gibi psikolojik sorunlar ortaya çıkabilir. Buna karşılık, esnek ancak tutarlı sınırlar; güvenli bağlanma, etkili iletişim ve duygusal düzenleme becerilerinin güçlenmesine olanak tanır.

Duygusal düzeyde sınırlar, bireyin karşı tarafın duygu ve sorunlarını empatik biçimde anlayabilmesi ancak bunları kendi sorumluluğu olarak üstlenmemesiyle görünür hale gelir. Sağlıklı sınırların bulunduğu ilişkilerde kişi, suçluluk hissetmeden hayal kırıklığına uğrayabileceğini ya da karşı tarafı memnun edemeyebileceğini tolere edebilir.

Davranışsal düzeyde sınırlar, bireyin istemediği talepleri reddedebilmesi, kendi zamanını ve enerjisini koruyabilmesi ve ilişki içinde aşırı fedakârlıktan kaçınabilmesiyle kendini gösterir. Bu bağlamda sınır koyma, bireyin “hayır” diyebilme kapasitesiyle yakından ilişkilidir.

İletişimsel düzeyde ise sınırlar, bireyin rahatsızlık duyduğu durumları dolaylı ya da pasif yollarla değil, açık ve tutarlı bir biçimde ifade etmesiyle ortaya çıkar. Bu tür iletişim, karşı tarafın davranışlarına yönelik net geri bildirimler içerir ve belirsizliği azaltır.

Sınırların zayıf olduğu ilişkilerde, bireyler arasında duygusal iç içe geçme, rollerin karışması ve sorumlulukların belirsizleşmesi sıkça görülürken; aşırı katı sınırlar duygusal mesafe ve ilişkisel kopuklukla sonuçlanabilir. Bu nedenle ilişkilerde sağlıklı sınırların varlığı, esneklik ve netlik arasındaki dengenin korunmasına bağlıdır.

Sonuç olarak sınır koyma, ilişkilerde çatışma yaratan bir unsurdan ziyade, psikolojik güvenliği artıran ve karşılıklı saygıyı mümkün kılan temel bir düzenleyici mekanizma olarak ortaya çıkar.

İlişkilerde Sınır Koyamamanın Psikolojik Dinamikleri

İlişkilerde sınır koyamama, klinik pratikte sık karşılaşılan ancak çoğu zaman yanlış yorumlanan bir durumdur. Toplumsal söylemde bu durum genellikle “özgüven eksikliği” ya da “kişilik zayıflığı” olarak ele alınsa da, psikolojik açıdan sınır koyamama çoğunlukla bireyin erken dönem deneyimleriyle şekillenen öğrenilmiş bir uyum ve hayatta kalma stratejisidir.

Terk Edilme ve Reddedilme Kaygısı

Sınır koymak, birçok birey için ilişkisel bir risk anlamı taşır. Özellikle çocukluk döneminde sevginin koşullu olduğu, duygusal ihtiyaçların tutarlı biçimde karşılanmadığı aile ortamlarında büyüyen bireyler, ilişkileri sürdürebilmenin yolunu uyum sağlamakta öğrenir. Bu kişiler için sınır koymak, bilinçdışı düzeyde “terk edilme” ya da “reddedilme” tehdidiyle eşleşir.

“İyi İnsan” Şeması ve Aşırı Fedakârlık

Bazı bireylerde öz-değer, fedakârlık ve başkalarını memnun etme üzerinden inşa edilir. Bu kişiler için “hayır” demek bencillikle, sınır koymak ise kırıcı olmakla özdeşleşmiştir. Sonuç olarak kişi, kendi ihtiyaçlarını geri plana atmayı ahlaki bir zorunluk gibi algılar.

Öz-Değerin Dış Onaya Bağlanması

Sınır koyamamanın bir diğer önemli dinamiği, öz-değerin dışarıdan alınan onayla düzenlenmesidir. Kişi kendini değerli hissetmek için karşısındakinin memnuniyetine ihtiyaç duyar. Bu durumda sınır, ilişkinin devamını tehdit eden bir unsur hâline gelir.

Duygusal Farkındalık Eksikliği

Sınır koyabilmek için öncelikle rahatsızlık duygusunu fark edebilmek gerekir. Bazı bireyler kendi duygularını küçümsemeye, bastırmaya ya da geç fark etmeye eğilimlidir. “Abartıyorum”, “Sorun değil” gibi bilişsel savunmalar, sınır ihtiyacının tanımlanmasını zorlaştırır.

Öğrenilmiş Çaresizlik ve Geçmiş İlişki Deneyimleri

Geçmişte sınır koyduğunda cezalandırılan, yok sayılan ya da manipüle edilen bireyler zamanla sınır koymanın işe yaramadığına dair bir inanç geliştirir. Bu durum, öğrenilmiş çaresizlik örüntüsüyle uyumludur ve bireyin ilişkilerde pasif bir pozisyon almasına yol açar.

Çatışmadan Kaçınma Eğilimi

Sınır koymak çoğu zaman küçük ölçekli bir çatışmayı beraberinde getirir. Çatışmayı tehdit olarak algılayan bireyler — özellikle kaygılı bağlanma stiline sahip olanlar — ilişkiyi riske atmamak adına kendi sınırlarından vazgeçmeyi tercih eder.

İlişkilere Yansıması

Sınır koyamama, başlangıçta ilişkide uyumu koruyan bir tutum gibi görünse de zaman içinde bireyin duygusal kaynaklarını tüketen bir sürece dönüşür. Kişi çoğu zaman neye, ne zamandır katlandığını fark etmeden ilişkide kalmaya devam eder. Ancak ifade edilemeyen her sınır, psikolojik düzeyde birikerek farklı belirtilerle kendini göstermeye başlar.

Bu sürecin en sık görülen sonucu duygusal yorgunluktur. Sürekli anlayan, idare eden ve uyum sağlayan pozisyonda olmak, bireyin kendi ihtiyaçlarıyla temasını zayıflatır. Kişi, ilişkide var olmak için kendinden vazgeçtiğini hissetmeye başlar.

Buna eşlik eden bir diğer sonuç öfke birikimidir. Açıkça ifade edilemeyen rahatsızlıklar, zamanla içe yönelen bir öfkeye dönüşür. Bu öfke çoğu zaman “nedensiz” gibi algılansa da, altında uzun süredir ihlal edilen sınırlar yer alır.

İfade edilemeyen öfke, sıklıkla pasif-agresif davranışlar aracılığıyla dışa vurulur. İmalı konuşmalar, geri çekilme, küskünlük, alaycı ifadeler ya da bilinçli geciktirmeler bu örüntünün tipik yansımalarıdır. Bu noktada kişi, çatışmadan kaçınırken ilişkide yeni bir gerilim alanı yaratmış olur.

Sürecin ilerleyen aşamalarında ise ani kopuşlar görülebilir. Uzun süre “idare eden” birey, bir noktada tahammül sınırını aşar ve karşı taraf için beklenmedik görünen bir şekilde ilişkiyi sonlandırabilir. Bu kopuşlar çoğu zaman “bir anda oldu” şeklinde tanımlansa da, gerçekte uzun bir birikimin sonucudur.

Sevgi çoğu zaman fedakârlıkla karıştırılır. Oysa bir ilişkide sınır koymak, sevgiden vazgeçmek değil; tam tersine, ilişkinin içinde kalabilmenin daha güvenli bir yolunu aramaktır. Sınırlar, iki insan arasına duvar örmez; nerede durduğumuzu, nerede buluşabileceğimizi görünür kılar.

Sınırların olmadığı ilişkilerde yakınlık artıyor gibi hissedilebilir, ancak bu yakınlık zamanla belirsizliğe ve yıpranmaya dönüşür. Oysa sınırlar, ilişkinin taşıyabileceği yükü dengeler; taraflara nefes alabilecekleri bir alan açar. Güven duygusu da tam olarak bu alanda gelişir.

Bu yazı, “daha az sevmek” ya da “daha çok talep etmek” üzerine değil. Daha çok, ilişkiler içinde kendimizi ne kadar duyabildiğimizle ilgilidir. Hangi anlarda sustuğumuzu, neleri içimize attığımızı ve bunun bize zamanla nasıl hissettirdiğini fark etmeye bir davettir.

Bu metin bir öğüt değil; ilişkilerimize, yakınlık anlayışımıza ve kendimizle kurduğumuz bağa dair küçük bir durup bakma çağrısıdır.

sevgi ögür
sevgi ögür
Sevgi Öğür, Yakın Doğu Üniversitesi Psikoloji bölümünden mezun olup, yüksek lisans eğitimine tez aşamasında devam etmektedir. Evlilik, çift, cinsel, aile ve boşanma danışmanlığı alanlarında yetişkinlerle çalışmaktadır. Daha önce Millet Gazetesi'nde köşe yazarlığı yapmış, çeşitli sosyal sorumluluk projelerinde ve UCİM bünyesinde aktif gönüllülük faaliyetlerinde bulunmuştur. Yedi yıllık yöneticilik tecrübesinin yanı sıra, çok sayıda eğitim ve seminer organizasyonunda görev almıştır. Psikoloji alanındaki çalışmalarını klinik ve sosyal düzeyde sürdürmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar