İlişkiler çoğu zaman bir “bitme” hikâyesiyle değil, bir “kalma mücadelesiyle” başlar. İnsan sevdiği yerden, sevdiği kişiden, sevdiği hayattan gitmeyi kolay kolay düşünmez. Çünkü sevgi kalmayı kutsal ilan eder. Peki ya kalmak insanın kendisinden vazgeçmesi anlamına geliyorsa? İşte bu noktada zor bir soru belirir: Severek gitmek mümkün mü? Sonuçta geride birini bırakmıyorsun. Onunla birlikte; anılarını, yaşanmışlıklarını hatta belki de heba olmuş bir gençliği bırakıyorsun.
İlişkinin içinde anlam veremediğin ama sürekli devam eden döngüler seni bu noktaya sürüklüyor. Aynı zamanda rahatsız edici bir soruyu da beraberinde getiriyor; “Hep aynı döngüde sıkışıp kalarak kendi benliğime mi ihanet ediyorum?” Evet seviyorum ama mutsuzum, yorgunum ve daha ne kadar devam edebilirim bilmiyorum diyerek sürekli kendi duygu ve düşüncelerini yargılıyorsun.
Oysa bazı vedalar karşı tarafı değersizleştirerek değil; ilişkiyi gerçekçi bir yerden değerlendirerek yapılır. Çünkü bazı ilişkiler sevginin yokluğundan değil uyumsuz psikolojik ihtiyaçlardan dolayı sona erer. Bu bir zayıflık değildir. Aksine, öz farkındalık, psikolojik sınır ve duygusal olgunluğun birleştiği bir noktadır. Fakat bu olgunluğa erişmiş olmak için iyileşmiş olmak gerekir. Çünkü:
Toplumsal Dayatmalar ve Psikolojik Gerçekler
Toplum bize hep şunu öğretir: “Seviyorsan dayanırsın. Bazen ailen, arkadaşların hatta partnerin tarafından seni üzen, hayal kırıklığına uğratan, değersizleştiren muameleler görürsün. Ama sırf sevdiğin için gidemez o dünyaya hapsolursun.” Oysa psikoloji başka bir yerden bakar. Sağlıklı ilişkiler; sevgi, saygı ve güven kadar bireysel sınırlar üzerine de kuruludur. Bir ilişkide sürekli eksilen, yorulan, bastırılan taraf olmak sevginin varlığına rağmen ruhsal bir tükenişe yol açabilir.
Ruhsal tükeniş yaşayan bireylerde sıklıkla “bilişsel yüklenme” (cognitive overload) ve “karar yorgunluğu” (decision fatigue) görülür. Zihin sürekli karar verme ve sorumluluk yönetme modunda olduğu için prefrontal korteks üzerinde ciddi bir baskı oluşur. Bu durum ciddi dikkat dağınıklığı, motivasyon kaybı ve yürütücü işlevlerde zayıflamaya neden olabilir. Aynı zamanda kendi iç dünyanızda çatışma yaşayabilirsiniz. İlişki içerisinde size yetersizlik duygusu hissettirebilir. “Ne yapsam yetmiyor, ne yapsam olmuyor” dedirtir. Sanki görülmeyen bir değerlendirme tablosu var; iyi partner olmayı, iyi ebeveyn olmayı, üretmeyi, çalışmayı puanlıyor ve eksik puanlar alınca yargılanıyor gibisiniz.
Oysa siz bir bireyle ilişki kurarken sadece sevilmeyi ve sevmeyi arzulamıştınız. İlişkinizin devamlılığı için sevgiyi mutlak güç olarak görmüştünüz. Fakat zamanla anlarsınız ilişkiye sığamadığınızı, tekrar eden döngüler içinde bir kalma mücadelesi verdiğinizi. Kendinizi iyi hissetmediğinizi fark edersiniz. Sizin ruhsal tükenişinize onun sevgisi iyi gelmiyordur artık. Ve bu aşamada gitmek, sevgisizlikten değil; kendini koruma ihtiyacından doğar. Buradaki bitiş bireylerin şiddet eğilimli ya da geçimsiz olduğundan değil iki iyi insanın “bir hayata sığamamasındandır.”
Psikodinamik Açıdan Olgun Ayrılık
Psikodinamik açıdan bakıldığında ise severek gitmek, olgun bir ayrılık biçimidir. Kişi ilişkiyi terk etmeden önce içinde yasını tutar. Karşı tarafı değersizleştirmez, hikâyeyi inkâr etmez. Bu yüzden böyle ayrılıklarda nefret değil; derin bir hüzün kalır. Keşkeden çok, “bu kadarını yapabildim” duygusu eşlik eder. Bu bir başarısızlık değil, gerçeği kabul edebilme cesaretidir. Acı da olsa birliktelikte halı altına süpürülmüş sorunları gündeme getirmek; masaya oturup gerçeklerle yüzleşmek ve kabul etmek her iki taraf için de oldukça zor ama bir o kadar anlamlıdır.
Çünkü hayat devam ediyor ve siz tekrar tekrar aynı sorunlarla mücadele etmek yerine kabul edip kendi yolunuzu yeniden çiziyorsunuz. Size öğretildiği gibi bağır çağır kavga edip sonra aynı hayatı paylaşmak gibi bir yalana maruz bırakmıyorsunuz kendinizi. Geçmişi yük etmeyip bir cesaret gitmeyi tercih ediyorsunuz. Okuduğum bir kitapta şöyle anlatıyor yazar:
“Bazen eski bir anıyı hayal yapar insan kendine. Yıllar geçer içi her acıdığında o hayale sarılır. Dönüp bakmak istemez çünkü değişmesinden korkar. Çünkü insan hayalindekiyle hatırlamak ister. Yıllar o gerçeği değiştirir insan da bundan korkar. İnsanoğlu rahat ve konforunu değiştirmek istemez çoğu zaman, kendisini avutmakla geçer ömrü, değiştirmeye kapatır kendini, yeniliklerde boğulacağını zanneder. Bu yüzden gidemez. Sevgiye tutunur. Hayatının altüst olmasından korkarak yaşar ve adımlar atamaz, her yenilik bir gelişme fırsatıdır ve yeni düşünme biçimi gerektirir. Oysaki bunları yapmak da insanın acı verici bir süreçten geçmesi demektir. Geçmişe ait takıntılar oluşturur kendine ve söylenir durur, yitip giden ve şu an olmayan geçmiş başarılarıyla övünür. Yaşadığı anda yaşatmak ister o anları. O yüzdendir ki savunma mekanizmalarında hep geçmişe dair öykünmeler vardır…”
Aynadaki Gerçekle Yüzleşmek
Diyor ki kalmak için bahaneler üretmekten yorulmadın mı? O seni seviyor sen de onu seviyorsun. Ama aynı evde fazlasınız, aynı ilişkide ağırlıksınız. Birbirinizi yıpratıp duruyorsunuz. Her gün yeniden yalan bir ilişkiye uyanmanın kime ne faydası var? Sınırlarını ihlal edip, uyum sağlayacağım diye bu kadar değişmenin seni ne kadar tükettiğini görmezden gelemezsin öyle değil mi? Mutlu olduğun tek bir anıyı tüm hayatına yayamazsın.
Aynadaki sana artık yalan söyleme. Sevgin yargılanır, gidişin sorgulanır, yalan söylediğin düşünülür ve bu sana çok ağır gelir. Ama şunu unutma; bazı gidişler, kalmaktan çok daha dürüsttür.
KAYNAKÇA
KALBİN ANAHTARI 2 (AŞKIM KAPIŞMAK)


