Çarşamba, Mart 4, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Neden Hep Aynı İnsana Âşık Oluruz?

Kime âşık oluruz biliyor musunuz? Çoğu zaman sandığımız gibi “bizi mutlu edecek olana” değil; çocukluk hikâyemizin eksik kalan parçasına. Erken dönem ilişkiler, özellikle bakım verenlerle kurulan bağlar; bireyin sevgiye, güvene ve değere dair içsel şemalarını şekillendirir. Güvenli bağlanma deneyimiyle büyüyen bireyler, ilişkide neyi hak ettiklerini bilir; sevginin koşulsuz, değerin pazarlık konusu olmadığına dair içsel bir referans noktası geliştirirler. Bu nedenle yetişkinlikte, kendilerini istikrarlı biçimde besleyen ilişkilere yönelme eğilimindedirler.

Ancak güvenle ve değerle büyümemiş; ihmal, tutarsızlık ya da duygusal yoksunluk içinde yetişmiş bireyler için durum farklıdır. Bu kişiler, yetişkinlikte çoğu zaman kendilerini değersiz, yetersiz ya da görünmez hissettiren ilişkilere çekilirler. Sevilmeyenler, sevmeyenlere; ihmal edilenler, duygusal olarak ulaşılmaz olanlara; değeri koşullu verilenler, sevgiyi “hak edilmesi gereken” bir ödül gibi sunanlara âşık olabilir.

Buradaki kritik nokta şudur: İnsan, karşısındakinde aradığını değil; kendi iç boşluğunda tanımladığını seçer.

Peki İnsan Yanlış insana Âşık Olur mu?

Bu sorunun dürüst cevabı rahatsız edicidir: Hayır. İnsan yanlış insana değil, çözülmemiş yarasına âşık olur. Psikodinamik kuramlar, çocuklukta deneyimlenen ilişki örüntülerinin bilinçdışı düzeyde “tanıdık” olarak kodlandığını söyler. Tanıdık olan ise her zaman güvenli ya da sağlıklı değildir. Zihin, acıyı bile bildiği yerden tercih eder; çünkü bilinmeyen her zaman daha tehditkârdır.

Bu yüzden şiddetle büyüyen bir çocuk, yetişkinliğinde şiddete eğilimli bir partneri “çekici” bulabilir. İhmal edilen biri, duygusal mesafe koyan insanlara yoğun bir bağ hissedebilir. Çünkü bilinçdışı düzeyde şu fantezi çalışır: “Bu sefer farklı olacak. Bu sefer sevilmeyi başaracağım. Bu sefer düzelteceğim.” Oysa bu, karşıdakini değil; geçmişte yaşanmış ama kapanmamış bir hikâyeyi onarma çabasıdır.

Tanıdık Acının Psikolojisi

Bazı bağlanma örüntülerinin kökeni, açıkça tanımlanabilen tekil bir travmadan değil; süreklilik gösteren bir güvensizlik hâlinden beslenir. Bu güvensizlik çoğu zaman aile içinde normalleştirilmiş şiddet, ihmal ve koşullu sevgiyle birlikte gelişir. Çocuk, sevginin verili bir hak değil; kazanılması gereken bir ödül olduğuna inanarak büyür.

Bu yapılarda mesele yalnızca şiddet değildir. Asıl yıkıcı olan, sevginin tutarsızlığıdır. Bir gün yok sayılan, ertesi gün yakınlık gösteren; bir gün korkulan, ertesi gün “ilgili” görünen figürlerle kurulan ilişkilerde çocuk için bağlanma, güvenle değil belirsizlikle eşleşir.

Bir danışanın anonim anlatımı bu süreci çarpıcı biçimde özetler: “Sevilmek için bir şeyler yapmam gerektiğini çok erken öğrendim. Özellikle babamın sevgisi, kendiliğinden verilen bir şey değildi. Bazen susarsam, bazen doğru cümleyi kurarsam, bazen evde olup biteni anlatırsam bana yaklaşacağını öğrendim. Bir gün, anlattıklarım üzerinden babamın okuluma geldiğini, evde olup biten teyzemle ilgili olayları ağzımdan tek tek cımbızla çektiğini; ardından öğrendikleri üzerine bana bir miktar para verip sarıldığını hatırlıyorum. O an, ‘başardım’ sandım. Babamın gözüne girmiştim. Beni seviyordu. Sonradan fark ettim ki sevgi sandığım şey, aslında bir yetişkinin kendi ihtiyacı için beni kullanmasıymış. Ardından evde yaşanan yıkımın sorumluluğu bana yüklendi. ‘Yuvayı sen yıktın’ denildiğinde, ilk kez gerçekten yok olmayı istedim. Babamın adı geçtiğinde değil; bakışı hatırıma geldiğinde içimde bir şey koptu. Çünkü sevgi diye öğrendiğim şey, hep bir bedel istemişti.” (Anonim anlatı, H.Ü.)

Bu tür deneyimler, bireyin kendilik algısında derin bir kırılma yaratır. Çocuklukta “sevilmek için bedel ödemek zorunda kalmış” bireyler, yetişkinlikte yakınlıkla karşılaştıklarında bunu huzur değil; tehdit olarak algılayabilirler. Sevgi, sakinleştirmez; tetikler.

Tekrar Eden İlişki Döngüleri Bir Tesadüf Değildir

Yetişkinlikte sürekli benzer ilişki senaryolarına girildiğinde sorun çoğu zaman “yanlış insanlar” değildir. Sorun, tanıdık gelen acının hâlâ içsel olarak canlı olmasıdır. Psikolojide buna tekrar zorlantısı denir: Birey, çözümleyemediği deneyimi, farklı kişilerle yeniden sahnelemeye çalışır.

Ancak burada acı bir gerçek vardır: Kimse, bizim çocukluğumuzun telafisini yapmak zorunda değildir. Karşımızdakini değiştirme, kurtarma ya da iyileştirme çabası; çoğu zaman kişinin kendi yarasıyla temas etmekten kaçınmasının bir yoludur. Aşk, bu noktada bir paylaşım alanı olmaktan çıkar; bir sınav alanına dönüşür.

Bu nedenle bazı insanlar, kendilerine iyi davranan kişilerden uzaklaşır. Sevildiğinde geri çekilir, ilişkiyi sabote eder ya da duygusal olarak erişilemez hâle gelir. Bu, sevgiyi istememekten değil; sevginin geçmişte yarattığı yıkımın tekrar edeceğine dair öğrenilmiş bir beklentiden kaynaklanır.

İyileşmek ne Anlama Gelir?

İyileşmek, geçmişi inkâr etmek değildir. İyileşmek, “Bana bu tanıdık geliyor ama bu bana iyi gelmiyor” diyebilecek içsel netliği geliştirmektir. Kendi bağlanma biçimini fark eden, duygusal ihtiyaçlarını tanıyabilen birey için ilişki artık bir tamamlanma alanı değil; bir paylaşım alanı hâline gelir. Ve bu noktada çekim de değişir. Artık yoğun acı hissettiren değil; sakin, güvenli ve öngörülebilir olan ilişki çekici gelmeye başlar. Çünkü insan iyileştikçe, acıya değil; güvene âşık olur.

Kaynakça

  • Bowlby, J. (1988). A Secure Base: Parent-Child Attachment and Healthy Human Development. Routledge.

  • Ainsworth, M. D. S. (1979). Infant–mother attachment. American Psychologist, 34(10), 932–937.

  • Freud, S. (1920). Beyond the Pleasure Principle. Vienna: International Psycho-Analytical Press.

  • Young, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Schema Therapy: A Practitioner’s Guide. Guilford Press.

  • van der Kolk, B. (2014). The Body Keeps the Score. Viking

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar