Sinema ve felsefe tarih boyunca iki ayrı alan olarak görülmüş olsa da her ikisi insanın varoluşunu anlamaya yönelik ortak bir çaba taşır. Felsefe kavramlarla düşünürken, sinema imgeyle düşünür; fakat ikisi de anlam üretme, sorgulama ve insanın kendisiyle yüzleşmesini sağlama kapasitesine sahiptir. Bu makalede, sinema felsefesinin temel yapısını ele alarak Ingmar Bergman’ın varoluşçu sinemasının hem felsefi hem psikolojik açılardan nasıl özgün bir yer edindiği incelenmektedir. Özellikle Kierkegaard, Nietzsche, Sartre ve Camus etkilerinin Bergman’ın filmlerindeki estetik ve tematik karşılıkları analiz edilmiştir. Yazı boyunca Gökhan Gürdal’ın “Sinema Felsefesi ve Ingmar Bergman’ın Varoluşçu Sineması…” başlıklı video konuşmasına ve ilgili akademik çalışmalara atıf yapılmıştır. Bu çalışma, Bergman sinemasını yalnızca estetik bir üretim olarak değil, aynı zamanda varoluşçu psikolojiyle iç içe geçmiş bir düşünsel deneyim olarak konumlandırmayı amaçlamaktadır.
Giriş: Sinema ve Felsefenin Buluştuğu Yer
Sinema, 1890’ların sonunda ortaya çıkmış bir sanat formu olmasına rağmen kısa sürede felsefenin ilgi alanına girmiştir. Felsefe sinemayı yalnızca estetik bir ürün olarak değil, aynı zamanda düşünsel üretim yapabilen bir alan olarak tartışmaya açmıştır. Nitekim sinema, felsefenin kavramlar aracılığıyla yaptığı sorgulamanın benzerini imgelerle yapabilme potansiyeline sahiptir. Sinema felsefesine dair temel tartışmalar, sinemanın yalnızca felsefi temalar işleyip işlememesi değil, bizzat “felsefe yapma” kapasitesi olup olmadığı üzerinde yoğunlaşır.
Bu noktada Gökhan Gürdal’ın görüşleri dikkat çekicidir. Gürdal, sinema ile felsefenin yaratıcılık biçimleri arasında güçlü bir paralellik kurarak, her ikisinin de “yeni olanaklar ve yeni kavramlar yaratma kapasitesi” taşıdığını vurgular. Ona göre:
“Filozof kavram yaratır; sinemacı ise imge yaratır. İkisi de kaostan kozmoz üretir.”[1]
Dolayısıyla sinema yalnızca bir anlatı değil, düşüncenin görsel forma bürünmüş hâlidir.
Varoluşçu Sinema: İnsan Deneyiminin En Çıplak Hâli
Varoluşçu sinema; insanın yalnızlığı, kaygısı, ölümü, Tanrı’nın sessizliği, yabancılaşma, seçim ve sorumluluk gibi temel varoluşsal meseleleri sinematografik bir dille ifade eden filmleri kapsar. Bu tür sinema izleyiciyi yalnızca bir hikâyeye değil, düşünsel bir yüzleşmeye davet eder. Eğlendirmekten çok, sorgulatmayı, düşündürmeyi, insanı rahatsız eden sorularla karşı karşıya bırakmayı amaçlar.
Varoluşçu psikolojideki dört temel alan—ölüm, özgürlük, yalnızlık ve anlamsızlık—Bergman sinemasında yoğun biçimde görünür. İnsan ruhunun bu derin çelişkileri, onun filmlerinde yalnızca felsefi değil, aynı zamanda psikolojik bir gerçeklik olarak karşımıza çıkar.
Ingmar Bergman: Felsefeyle Aydınlanan, Psikolojiyle Derinleşen Bir Sinema
Bergman, yalnızca bir yönetmen değil; sinema tarihinin en güçlü düşünce üreticilerinden biridir. Elli yılı aşkın üretiminde Kierkegaard, Nietzsche, Sartre ve Camus’nün temaları belirgin bir şekilde hissedilir. Bergman’ın kişisel kütüphanesinde bu düşünürlerin eserlerinin yoğun biçimde bulunması da bunu doğrular.
Gökhan Gürdal, Bergman’ın yalnızca varoluşçuluktan etkilenen biri olmadığını, aynı zamanda varoluşçu sinemaya kendi özgün katkılarını yapan bir üretici olduğunu vurgular:
“Bergman, yalnızca varoluşçu düşünürlerin izinde giden biri değildir; kendi eserleriyle varoluşçuluğun sinemadaki karşılığını kuran kişidir.”[2]
Ayrıca Gürdal, Bergman’ın sanatının yalnızca karanlıktan beslenmediğini; aksine yönetmenin bu karanlığın içinden aydınlanan bir bilinçle çıktığını belirtir. Bergman, çocukluk travmalarından inanç krizlerine kadar pek çok içsel çatışmasını filmleri aracılığıyla işleyerek kendisi için bir tür ruhsal iyileşme, yüzleşme ve aydınlanma süreci yaratmıştır. Onun sineması yalnızca varoluşun acısını değil, bu acıdan doğan içsel berraklığı da görünür kılar. Bergman’ın filmleri bu nedenle hem karanlığa hem ışığa açılan bir bilinç yolculuğudur.
Bergman Sinemasının Felsefi ve Psikolojik Anatomisi
Ölüm Ve Kaçınılmazlık – Yedinci Mühür
Filmde ölümle satranç oynayan şövalye, insanın kendi ölümlülüğüyle hesaplaşmasının sembolüdür. Gürdal’a göre bu sahne:
“Felsefi bir temanın sinemadaki en kristal hâlidir.”[3]
Bu, varoluşçu psikolojideki “ölüm kaygısı”nın sinematografik temsilidir.
Tanrı’nın Sessizliği – İnanç Ve Umutsuzluk
Aynadaki Gibi, Kış Işığı ve Sessizlik, Tanrı’nın mutlak sessizliğiyle yüzleşen bireyin içsel çöküşünü gösterir. Bu sessizlik, hem Kierkegaard’ın hem de Yalom’un tanımladığı varoluşsal yalnızlığın sinemasal karşılığıdır.
Kötülük Problemi – Genç Kız Pınarı
Baba figürünün Tanrı’ya isyanı ve sonrasındaki umutsuz inancı, Kierkegaard’ın “iman akılla açıklanamaz” görüşünün dramatik karşılığıdır.
Kimliğin Çözülmesi – Persona
Filmdeki kimlik çatışması çok katmanlıdır:
-
Elizabeth, toplumsal rolünü (anne, sanatçı, kadın) reddederek varoluşsal bir kriz yaşar.
-
Alma, Elizabeth’in hem aynası hem de bastırdığı tarafıdır.
-
Yüzlerin üst üste bindiği sahne, “ben ile öteki arasındaki sınırın çözülmesi”ni gösterir.
Bu, varoluşçu psikolojide otantiklik krizi, benlik parçalanması ve öz-yabancılaşma olarak değerlendirilir.
Bergman’ın Varoluşçu Sinemaya Katkısı
Gürdal’ın ifadesiyle:
“Bu çağın sanatı tiyatro ya da resim değil; sinemadır. Ve Bergman, varoluşçu felsefeyi sinemayla dünyaya anlatan kişidir.”[4]
Bergman’ın katkıları üç maddede özetlenebilir:
-
Varoluşsal temaları sinemada en saf hâline getirdi.
-
İmgeleri kavram üretircesine kullandı; sinemayı bir düşünce alanına dönüştürdü.
-
Kültürel sınırları aşarak evrensel bir varoluş dili kurdu.
Bergman’ın filmleri bugün hâlâ dünyanın farklı bölgelerinde karşılık buluyorsa, bunun nedeni insanın varoluşsal sorularının kültürden bağımsız evrensel bir ortaklık taşımasıdır.
Sonuç
Bergman’ın sineması, yalnızca estetik bir üretim değil; felsefi ve psikolojik bir deneyimdir. Sinema ile felsefe arasında köprü kuran bu özgün dil, varoluşçu psikolojinin temel kavramlarını izleyiciye doğrudan yaşatarak aktarır. Bergman’ın filmleri, insanın kendi varlığıyla yüzleşme biçimini imgeler üzerinden yeniden kurar.
Gökhan Gürdal’ın şu sözleri hem sinemanın hem de felsefenin neden herkese ait olması gerektiğini açıklar:
“Sinemayı ve felsefeyi akademinin tekelinde görmemek gerekir. Her ikisi de herkese hitap eder ve insanı dönüştürme gücüne sahiptir.”[5]
Kaynakça
Birincil Kaynaklar
Gökhan Gürdal, Sinema Felsefesi ve Ingmar Bergman’ın Varoluşçu Sineması…, YouTube Video Konuşması.
Sinema Felsefesi ve Ingmar Bergman’ın Varoluşçu Sineması, PDF Çalışması.
İkincil Kaynaklar
Kierkegaard, Søren. Günlükler / Fear and Trembling.
Nietzsche, Friedrich. Böyle Buyurdu Zerdüşt.
Sartre, Jean-Paul. Varlık ve Hiçlik.
Camus, Albert. Sisifos Söyleni.



Bilimsel ve felsefi bir dille yazılmış.bizi
Bilimsel ve felsefi bir dille yazılmış.bizi
Aşıyor.başarı dileklerimle kutluyorum
Kızım