“Artık çok geç.”
“Bu yaştan sonra olmaz.”
“Herkes yolunu buldu, ben geride kaldım.”
Son dönemlerde terapide, sosyal medyada ve günlük sohbetlerde artan biçimde karşımıza çıkan bu cümleler, belirli bir yaş grubunun paylaştığı ortak bir psikolojik durumu görünür kılıyor: geç kalmışlık hissi. Özellikle 20’lerin sonları ve 30’ların başlarında daha belirgin hâle gelen bu duygu, kişinin kendi yaşamını başkalarının yaşamlarıyla karşılaştırması ve kendisini “olması gereken noktadan geri kalmış” hissetmesiyle şekilleniyor. Oysa bu his, çoğu zaman nesnel bir gerçeği değil, psikolojik bir yanılsamayı yansıtıyor.
Toplumsal Zaman Çizelgesinin Görünmez Baskısı
Geç kalmışlık hissi; bireyin kariyer, ilişki, evlilik, çocuk sahibi olma, ekonomik bağımsızlık ya da kişisel gelişim gibi alanlarda kendisini toplumun çizdiği zamansal şemaya uymuyormuş gibi algılamasıyla beslenir. Bu şema çoğu zaman açık biçimde ifade edilmese de kültürel olarak öğrenilir ve içselleştirilir; “şu yaşta mezun olunur, bu yaşta işe başlanır, bu yaşta evlenilir” gibi örtük beklentilerle aktarılır. Bu beklentilerin dışına çıkıldığında, birey kendisini başarısız olarak değerlendirebilir ve buna eşlik eden yoğun suçluluk ile yetersizlik duyguları yaşayabilir.
Bu hissin bu kadar yaygınlaşmasının önemli nedenlerinden biri sosyal karşılaştırmadır. Sosyal medya, bireylerin hayatlarının gerçekliğinden çok, öne çıkarmayı tercih ettikleri anlarını görünür kılar. Terfiler, evlilikler, seyahatler ve başarı öyküleri sürekli görünürken; belirsizlikler, yönünü bulamama hâlleri ve başarısızlık deneyimleri çoğu zaman gizli kalır. Bu durum, bireyin kendi içsel yaşantısını başkalarının sergilediği hayatlar üzerinden değerlendirmesine neden olur. Bunun sonucunda birey, herkesin yol aldığını, kendisinin ise olduğu yerde kaldığını düşünmeye başlayabilir.
Kimlik Gelişimi ve Zamanla Yarış
Psikolojik perspektiften değerlendirildiğinde geç kalmışlık hissi, yalnızca zamansal bir mesele değil, aynı zamanda kimlik gelişimiyle ilişkili bir kaygıdır. Özellikle genç yetişkinlikte birey, “Ben kimim?” ve “Hayatım hangi yöne gidiyor?” sorularına daha net yanıtlar bulma ihtiyacı hisseder. Netlik sağlanamadığında ya da süreç beklenenden yavaş ilerlediğinde, kişi zamanla yarışıyormuş hissine kapılabilir. Oysa kimlik gelişimi doğrusal değil, çoğu zaman dalgalı bir süreçtir.
Bu noktada önemli bir ayrım yapmak gerekir; gerçekçi hedeflere ulaşma sürecinde yaşanan gecikmeler ile algılanan gecikme birbirinden farklıdır. Bir hedefe ulaşmanın zaman alması, kişinin geç kaldığı anlamına gelmez. Ancak birey, belli bir yaşta belli bir aşamada olması gerektiğine dair katı bir inanç taşıyorsa, içinde bulunduğu koşullar ne olursa olsun kendisini yetersiz hissedebilir. Bu katı inançlar çoğu zaman aileden, kültürel aktarımlardan ve erken dönemde öğrenilen başarı ölçütlerinden kaynaklanır.
Geç kalmışlık hissi uzun süre devam ettiğinde, bireyin ruh sağlığını ciddi biçimde etkileyebilir. Kaygı bozuklukları, depresif belirtiler, değersizlik düşünceleri ve motivasyon kaybı bu duyguya sıklıkla eşlik eder. Bazı bireyler bu duyguyla başa çıkabilmek için sürekli daha fazlasını yapma eğilimine girerken, bazıları ise tamamen geri çekilerek kaçınma davranışları geliştirebilir. Her iki uç da bireyin yaşam doyumunu azaltır.
Bireysel Hızın ve Değerlerin Keşfi
Peki bu duygunun psikolojik bir yanılsama olarak tanımlanması neyi ifade eder? Öncelikle kabul edilmesi gereken temel nokta şudur: Hayat için geçerli tek ve evrensel bir zaman çizelgesi yoktur. İnsanlar farklı koşullarda, farklı hızlarda ve farklı önceliklerle yaşarlar. Toplumsal normlar genel çerçeveler sunsa da bireysel yaşam deneyimini bütünüyle yansıtmaz. “Geç kaldım” düşüncesi çoğu zaman bugünkü benliğin, geçmişteki hayallerle ve başkalarının hayatlarıyla acımasızca kıyaslanmasından doğar.
Bu noktada bireyin kendisine sorması gereken daha işlevsel sorular vardır:
-
“Gerçekten neye geç kaldım?”
-
“Bu beklenti bana mı ait, yoksa başkalarından mı öğrendim?”
-
“Bugünkü koşullarımda benim için anlamlı olan ne?”
Terapi sürecinde geç kalmışlık hissiyle çalışan bireylerde, bu duygunun altında çoğu zaman değer odaklı yaşamdan uzaklaşma görülür. Birey, başkaları tarafından onaylanan hedeflere ulaşmaya odaklanırken kendi ihtiyaç ve isteklerini geri plana atabilir. Oysa psikolojik iyi oluş, zamansal ölçütlerle değil, bireyin kendi değerleriyle kurduğu bağ üzerinden gelişir.
Sonuç olarak geç kalmışlık hissi, modern yaşamın hız, kıyas ve performans odaklı yapısında kolayca beslenen bir duygudur. Ancak bu duygu, hayatın gerçekten geride kaldığını gösteren bir kanıt olmaktan çok, çoğu zaman içsel bir uyarı işlevi görür. Bu uyarı, bireyi durmaya, düşünmeye ve kendi yaşam yolunu ile temposunu yeniden gözden geçirmeye çağırır. Belki de asıl sorun geç kalmak değil, başkalarının zaman çizelgesine göre yaşamaya çalışmaktır. Hayat, herkes için aynı anda ve aynı biçimde başlamaz. Ve çoğu zaman sandığımızın aksine, geç kalınmış değil; sadece farklı bir yerden başlanmıştır.


