İnsanın anlaşma yolu iletişim kurmaktır. Kırıldığımızda, yorulduğumuzda, sevindiğimizde karşımızdakine bunları anlatırız. Bazen anlatırken nefesimiz tükenir ama bakarız ki karşımızdaki insan bize bomboş gözlerle bakıyor. Ya da daha kötüsü, bizim anlattığımızla uzaktan yakından alakası olmayan, bambaşka bir cevap veriyor.
İşte o an insanın içine oturan bir yumru vardır. Çaresizlik, öfke ve hayal kırıklığının birbirine karıştığı o ağır his…
“Neden anlamıyor?” diye sorarız kendimize. “Bu kadar açık, bu kadar net anlatırken nasıl anlamaz?”
Cevap aslında çok basittir ama kabul etmesi zordur: Çünkü iletişim, sadece bizim ne söylediğimizle ilgili bir şey değildir. Asıl mesele, bir ihtiyaç olan “anlaşılmak”tır.
Anlaşılmak Neden Bu Kadar Derin Bir İhtiyaçtır?
Anlaşılmak, bir insanın dünyadaki en büyük şefkat arayışlarından biridir. İnsan anlaşıldığı yerde kök salar, anlaşıldığı yerde derin bir nefes alır. Ben, bu yazıyı yazarken bile anlaşılma ihtiyacımdan yazıyorum. Kaçınıza bunu aktarabileceğim, kaçınız beni anlayacak bilmiyorum; bilemeyeceğim de. Ancak buna rağmen insan, kendini anlatmaya ve anlaşılmak istemeye meyillidir.
Anlatmayan insan, anlatıp sonuç alamayandan daha zor bir noktadadır.
Fakat bu istek, her zaman yanı başımızdaki insanlarla gerçekleşmez. Bazen yıllarca aynı masaya oturduğun, aynı çatıyı paylaştığın onlarca beden sana dünyanın en yalnız insanıymışsın gibi hissettirir. O kalabalığın içinde yapayalnız kalırsın.
Ama gün gelir, sokakta yanından geçip giden kırk kat yabancı birinin tek bir bakışında, gözündeki o anlayışta “yan yanayız” hissini bulursun. Ya da hiç beklemediğin, yıllar önce yazılmış bir şiirde hissedersin aynı duyguların paylaşıldığını. Bir şarkı için “Bu da benim gibi hissetmiş,” dersin. “Yalnız değilim.”
İşte anlaşılmak böyle sınır tanımaz, mekânsız ve zamansız bir duygudur.
Bu kadar zamansız olan bir şey nasıl olur da şimdi yanı başımızdakiyle bizi bulamaz?
Anlaşılamamak İnsanı Nasıl Değiştirir?
İnsan anlaşılamadığında ne yapar? Çoğu zaman ne yapacağını bilemez ve çok çabuk dağılır. Çaresizlik bizi önce hırçınlaştırır, sonra öfkelendirir. Sesimizi duyuramadıkça daha çok bağırırız, anlamsızca etrafı kırıp dökmeye başlarız.
Bu maddi olarak kırıp dökme olmasa bile, kendi kendini yiyip tüketme şeklinde olabilir.
En kötüsü de, anlaşılamadığımız o panik ve kriz anlarında eskiye döneriz. Onca çabayla aştığımızı sandığımız, iyileştirdiğimiz hırçın hâllerimize yenik düşeriz.
Çünkü insan bazen anlaşılmak uğruna kendi ruhunu parçalayacak kadar çabalar.
Kelimeler Her Zaman Yetmez
Bizler genelde şöyle bir yanılgıya düşüyoruz: Sanıyoruz ki doğru kelimeleri seçersek, yeterince mantıklı argümanlar sunarsak herkes bizi anlayabilir.
Bu, kendi gücümüzü çok abarttığımız bir yerdir.
Rumi’nin bu durumu açıklayan çok güçlü bir sözü vardır:
“Sen ne söylersen söyle, söylediğin karşındakinin anladığı kadardır.”
Bu sözün ağırlığını ancak birilerine bir şeyleri kanıtlamaya çalışırken yara bere içinde kaldığımızda anlarız.
Konuşmak Başka, Duymak Başkadır
Marriage Story filmindeki o meşhur kavga sahnesinde adam ve kadın, birbirlerini çok iyi tanıyan iki insan, bir odanın içinde tartışmaya başlarlar. Başta her şey medenidir. Sonra sesler yükselir.
İkisi de kendi içlerinde o kadar haklıdır ve ikisi de anlaşılmak için o kadar büyük bir açlık çeker ki bir noktadan sonra sadece bağırırlar.
O sahnede izleyici olarak şunu net görürsün: İkisi de konuşuyor ama ikisi de dinlemiyor. Herkes kendi yarasını bağırıyor; karşıdakinin yarasını duyan yok.
Geriye kalan tek şey ise koca bir tükenmişlik.
Herkes Aynı Pencereden Bakmaz
Bazen bir insanın seni anlamaması, sana değer vermediği anlamına gelmez. Sadece bulunduğunuz yerler farklıdır. Onun baktığı pencereden senin gördüğün manzara görünmüyordur.
Onu zorla kendi pencerene sürükleyemezsin. Getirsen de, o kendi korkularından ya da alışkanlıklarından dolayı gözlerini kapatacaktır.
İşte tam bu noktada anlatmaktan vazgeçmek bir pes ediş değildir. Aksine, büyük bir olgunluktur. Karşındakinin sınırlarını kabul etmektir.
“Benim gerçeğim bu, senin algılayabildiğin de bu. Ve ben anlaşılmak uğruna kendimi parçalamayacağım,” diyebilmektir.
Bu tek başına mümkün müdür, anlatmayacağım deyip konuyu orada bırakabilir miyiz; orası tartışılır. Direkt sınır koyamasak bile bir yerden her zaman başlanabilir. Sayfalarca anlattığımız şeyi bir kelime bile azaltmak, bizim bu yoldaki adımımız olacaktır.
Çünkü her zaman bir, sıfırdan büyüktür.
Anlaşılmak Bazen Hiç Tanımadığın Bir Yerde Saklıdır
Bir de yalnızca yanınızdakilerle ortak duygularda buluşmayı beklemeyin. Kitaplarda, şiirlerde, dünyanın herhangi bir yerindeki birinin yazdığı bir dizede de bu duyguları paylaşabilirsiniz. Bu imkândan da kendinizi mahrum bırakmayın.
Bazen bir insan bizi hiç tanımadan anlayabilir. Çünkü anlaşılmak her zaman aynı hayatı yaşamayı değil, aynı duygunun içinden geçmiş olmayı gerektirir.
Sonuç
Anlattığınıza değecek, anlaşılmaya fırsat tanıyan ilişkilerin varlığına inandığınız bir yaşamınız olsun.
Çünkü hayat, duvara konuşup yalnızca sesinizin yankısını dinlemek için çok kısa.
Umarım anlatabilmiş ve anlaşılabilmişimdir.

