İlişkiler bazen iki insanın birbirini gerçekten görmesinden çok, birbirinin iç dünyasında açtığı eski yaralarla şekillenir. Kişi karşısındakine baktığını sanırken, çoğu zaman kendi geçmişine bakar. Bu noktada yansıtma, aktarım ve bağlanma kavramları ilişkilerin görünmeyen dinamiklerini anlamak için kritik bir çerçeve sunar.
“Sen benim yüzüme bakınca, sinirinden öfkenden yüzümdeki güzellikleri bile göremedin. Her baktığında anne travman gün yüzüne çıktı ve orada, yüzümde, anne travmanı çözmeye çalıştın.”
Bu ifade, ilişkilerde sıkça görülen yansıtma (projection) ve aktarım (transference) süreçlerini açıkça ortaya koyar.
İlişkide Algının Geçmişle Şekillenmesi
İlişkisel süreçlerde bireyin partnerini algılama biçimi çoğu zaman mevcut durumdan ziyade geçmiş bağlanma deneyimleri tarafından şekillenir. John Bowlby (1969, 1988), erken dönem bakım veren ilişkilerinin bireyin yetişkinlikteki yakın ilişkilerinin temelini oluşturduğunu vurgulamaktadır.
Bu bağlamda zihinsel süreç çoğu zaman şu şekilde deneyimlenir: “Sen benim yüzüme bakınca sinirinden öfkenden yüzümdeki güzellikleri bile göremedin. Her baktığında anne travman gün yüzüne çıktı ve orada, yüzümde, anne travmanı çözmeye çalıştın.” Kişi genelde başarısız olur. Fakat başarılı olup bu ilişkiden sağlam çıkan kişi, yeni doğmuş bir kuş misali havada süzülür.
Travmanın İlişki İçinde Yeniden Canlanması
İnsan ilişkilerinde en kırılgan alanlardan biri, geçmiş deneyimlerin bugüne taşınmasıdır. Özellikle erken dönem bağlanma yaraları, yetişkin ilişkilerinde yeniden canlanabilir. Bu durumda kişi, partnerini olduğu gibi değil; kendi zihninde oluşan “temsil” üzerinden görür.
Bu temsiliyete teslim olan kişiler, partnerleri üzerine yıktıkları yüklerle aslında daha mutlu olacaklarını zannetseler de bir gün onları bulan temsiliyet, teslim olmaktan çok daha fazlasını yaratır. Bu süreçte kişi, karşısındaki insanla değil; kendi iç dünyasındaki çözülmemiş parçalarla ilişki kurar.
Ayrılık Sürecinde Duygusal Taşma
John Bowlby (1973), ayrılık süreçlerinin yoğun bir yas ve bağlanma kaygısı içerdiğini ifade etmektedir. Bu süreçte birey, yalnızca mevcut ilişkiyi değil, birikmiş duygusal geçmişini de dışa vurabilir.
“Bir şey biterken söylenen acı sözler…” Partnere duyulan öfkenin kendi regüle etme çabasıdır. Kişi bazen “içimi döktüm” diye rahatlar, bazen de “o söz çok ağırdı” diye düşünebilir. Psikolojik açıdan bakıldığında bu ayrılık süreci bir yas sürecidir. Bu yas, yalnızca kişiye değil; birlikte kurulan “ilişki kimliğine” de tutulur.
Yakınlık ve Çatışma Arasındaki Sıkışma
Mario Mikulincer ve Phillip Shaver (2007), bağlanma stillerinin ilişkilerde yakınlık ve uzaklık arasında salınım yarattığını belirtmektedir.
İlişkilerde en zor kabullenilen gerçeklerden biri şudur: Bazen iki kişi birbirini sevse bile, birbirinin yarasını iyileştiremez. Bu noktada bazı ilişkiler bir çatışmaya dönüşür, bazıları ise sessiz bir tükenişe. Ancak her iki durumda da ortak bir sonuç vardır: Ziyan olan sadece ilişki değil, iki kişinin iç dünyasında bıraktığı izdir.
Sonuç
Sonuç olarak ilişkiler, yalnızca iki insanın birbirine yaklaşması değil; aynı zamanda iki farklı geçmişin, iki farklı yaranın ve iki farklı beklentinin kesişimidir. Bu kesişim her zaman uyum üretmez. Bazen sadece çatışma, bazen de sessiz bir dağılma üretir.
Çocuklukta alınan o derin yaralar, belki çok sevdiğimiz, belki sadece çocukluk travmalarımızı aktarabileceğimiz; korkularımızı, ihanetimizi, kaygılarımızı, sevinçlerimizi, gözyaşlarımızı ve en önemlisi kahkahalarımızı paylaşabileceğimiz eski bir partner olarak kalır.
Ve belki de en önemli farkındalık şudur: Bir ilişkide en çok incinen yer, çoğu zaman karşı taraf değil; kişinin kendi iç dünyasıdır.
Kaynakça
John Bowlby (1969, 1973, 1988)
Mary Ainsworth et al. (1978)
Cindy Hazan & Phillip Shaver (1987)
Sigmund Freud (1920)
Jeffrey Young et al. (2003)
Mario Mikulincer & Phillip Shaver (2007)
Helen Fisher et al. (2016)


