Doğru Olanı Yaparken İçimizde Ne Oluyor?
Modern kadın için ilişki artık yalnızca iki kişi arasındaki duygusal bir bağ değildir; aynı zamanda ahlaki, toplumsal ve psikolojik bir sınav alanıdır. İyi bir eş olmak, iyi bir anne olmak, işini aksatmamak, duygusal olarak dengeli görünmek… Liste uzadıkça uzar. Dışarıdan bakıldığında “her şey yolunda” gibi görünen bu hayatın içinde ise birçok kadın sessiz bir kayıptan söz eder: isteğin, tutkunun, arzunun kaybı.
Bu kayıp çoğu zaman bir şikâyet olarak değil, daha çok belirsiz bir eksiklik hissi olarak dile gelir. “Bir sorun yok ama bir şey de yok”, “Her şey yolunda ama ben eskisi gibi değilim” ya da “Mutlu olmam gerekirken neden böyle hissediyorum?” cümleleri, psikanalitik çalışmalarda sıkça duyulan ifadelerdir. Psikanaliz tam da bu noktada, görünürde doğru olanla içeride olup biten arasındaki çatlağa odaklanır.
Psikanalizde Arzu Ne Demektir?
Psikanalizi ilk kez duyanlar için “arzu” kelimesi çoğu zaman yanlış anlaşılır. Günlük dilde arzu; istemek, heves etmek ya da cinsel istekle eş tutulur. Oysa psikanalitik anlamda arzu, bir nesneye sahip olma isteğinden çok daha fazlasıdır.
Freud’a göre insan ruhsallığı yalnızca ihtiyaçlar ve talepler üzerinden işlemez; bilinçdışı dediğimiz alan, ne istediğimizi sandığımız şeylerin ardındaki daha karmaşık dinamiklerle doludur. Jacques Lacan ise arzuyu, ihtiyaç ve talepten ayırarak tanımlar. İhtiyaç bedenseldir (acıkmak gibi), talep başkasına yöneliktir (ilgi istemek gibi); arzu ise bu ikisinin tam karşılanmadığı yerde ortaya çıkar.
Basit bir gündelik örnekle düşünelim: Bir kadın uzun zamandır istediği hâlde kendisi için bir kursa yazılmaz, bir arkadaş buluşmasını erteler ya da akşamları sevdiği bir diziye başlamak yerine yine evle ilgili işleri tamamlamayı seçer. Kimse ondan bunu açıkça talep etmemiştir; hatta çevresi onu “ne kadar özverili” bulur. Ancak günün sonunda içindeki huzursuzluk geçmez. Çünkü mesele zaman ya da yorgunluk değil; kendi isteğinin sürekli geri plana itilmesidir. İşte arzu, tam da bu söze dökülemeyen ve çoğu zaman fark edilmeden ertelenen yerde dolaşır.
Lacan’ın ünlü ifadesiyle arzu, Öteki’nin arzusudur. Yani neyi istediğimiz, çoğu zaman başkasının bizi nasıl gördüğü, neyi onayladığı ve neyi arzuladığıyla şekillenir. Bu nedenle arzu, toplumsal normlardan ve ilişkilerden bağımsız değildir.
‘İyi Kadın’ Olmak Arzuyu Nasıl Sessizleştirir?
Toplumsal düzlemde kadınlara sunulan “iyi kadın” ideali oldukça nettir: fedakâr, anlayışlı, sabırlı, kriz çıkarmayan, önce başkalarını düşünen… Bu ideal çocukluktan itibaren içselleştirilir ve zamanla güçlü bir iç ses hâline gelir. Psikanalizde bu iç ses, süperego olarak adlandırılır.
Süperego yalnızca kuralları hatırlatmaz; aynı zamanda arzuyu denetler ve sınırlar. “Bunu istememelisin”, “Ayıp”, “Bencilce”, “Şimdi sırası değil” gibi cümleler, arzunun doğrudan bastırılmasından çok, ahlaki bir filtreden geçirilmesine neden olur.
Günlük hayattan tanıdık bir sahne: Çalışan bir anne, akşam eve geldiğinde kendine ayırmak istediği yarım saatten vazgeçip çocuğuyla oynamayı seçer. Bu bir fedakârlık gibi görünür. Ancak bu tercih her gün tekrarlandığında, kadın kendi isteğiyle temasını yavaş yavaş kaybeder. Bir süre sonra “Ne istiyorum?” sorusu anlamını yitirir.
Arzu bu noktada yok olmaz; yalnızca sessizleşir.
İlişkide Her Şeyi Doğru Yapmak
Birçok uzun ilişkide kadın, ilişkinin duygusal yükünü taşıyan kişi olur. Hatırlayan, düzenleyen, idare eden, uyum sağlayan… Başlangıçta ilişkiyi ayakta tutan bu rol, zamanla kadını arzunun öznesi olmaktan çıkarıp, ilişkinin işleyişini sağlayan bir fonksiyona indirger.
Psikanalitik açıdan burada kritik soru şudur: Bu kadar doğru olmak neyin yerine geçiyor?
Freud’un sözünü ettiği bastırma, yalnızca dürtüleri değil, çatışmayı da görünmez kılar. Tartışma çıkmayan, herkesin memnun göründüğü ilişkilerde, çoğu zaman arzunun geri çekildiği bir denge vardır. Çünkü arzu, her zaman bir miktar huzursuzluk, belirsizlik ve risk taşır.
Günlük hayatta bu durum şöyle hissedilir: “Eşimle bir sorunum yok ama ona dokunmak içimden gelmiyor”, “Beni sevdiğini biliyorum ama bir şey eksik”. Bu eksiklik çoğu zaman ilişkinin bitişi değil; arzunun askıya alınışıdır.
Annelik ve Arzunun Askıya Alınması
Annelik, psikanalitik açıdan idealize edilen bir konum değildir; aksine son derece karmaşık ve çok katmanlıdır. Anne olduktan sonra kadının arzusu, doğal olarak çocuğun ihtiyaçları etrafında yeniden düzenlenir. Ancak bu geçici düzenleme, toplumsal beklentilerle birleştiğinde kalıcı bir kendinden vazgeçme hâline dönüşebilir.
“Şu dönem kendimi düşünemem”, “Öncelik çocuk”, “Zamanı değil” gibi ifadeler, arzunun ertelenmesinden çok onunla bağın kopmasına işaret eder. Kadın özne, kendini yalnızca anne rolüyle tanımladığında, partnerle olan ilişkide de kaçınılmaz bir mesafe oluşur.
Psikanalizde arzu, tamlıkta değil; ayrılıkta ve özerklikte canlı kalır. Sürekli veren, sürekli ulaşılabilir olan özne, arzu edilen olmaktan uzaklaşır.
‘Bir Şey Eksik’ Duygusu Nereden Gelir?
Klinik çalışmalarda bu durum çoğu zaman isteksizlik, iç sıkıntısı ya da ilişki doyumsuzluğu olarak ifade edilir. Ancak psikanalitik açıdan mesele bir semptomdan çok, arzunun sesinin kısılmasıdır.
Arzu susturulduğunda başka yollar bulur: Nedensiz huzursuzluk, ani öfke patlamaları, bedensel şikâyetler, ilişkiye karşı tahammülsüzlük ya da duygusal uzaklaşma… Bunların her biri, bilinçdışının dolaylı ifadeleri olarak okunabilir (Freud, 1915).
Arzu Geri Döner mi?
Bu soru sıkça sorulur. Psikanalitik yanıt nettir: Arzu kaybolmaz, yalnızca yön değiştirir. Onunla yeniden temas kurabilmek için önce nasıl susturulduğunu fark etmek gerekir.
Psikanaliz, kişiye neyi istemesi gerektiğini söylemez. Bunun yerine, istemenin mümkün olduğu bir alan açar. İyi eş, iyi anne, iyi kadın olma idealleri sorgulandığında; arzu küçük çatlaklardan kendini göstermeye başlar.
Bazen bu dönüş büyük bir tutku patlaması şeklinde olmaz. Çoğu zaman küçük bir iç cümleyle başlar: “Ben aslında bunu istiyorum.”
Belki de asıl soru şudur: Doğru olanı yaparken kendimden neyi feda ediyorum?
Psikanaliz bu soruya hazır bir cevap vermez; ama sorunun gerçekten sorulabileceği bir alan sunar.
Kaynakça
Freud, S. (1915). The Unconscious.
Lacan, J. (1958). The Direction of the Treatment and the Principles of Its Power.


