Çarşamba, Mayıs 6, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Yılbaşı Sorgulamaları: Kırık Hayaller ve Öz Şefkat

Yeni bir yıl kapıyı çalmak üzereyken vadesini doldurmuş bir yılı uğurladığımız günlerdeyiz. Yılın bu zamanlarının, değişik hisler içerisinde bırakmadığı insan pek azdır herhalde. Gözle görülen bu hislerden bazıları umut, heyecan, coşku, sevinç vb. Bunlar bizim diğer insanlarla paylaştığımız, bazılarımız için taktığımız maskelerdir. Peki ya paylaşmadığımız için görünmeyen hisler nerede? Geçen yılbaşındaki heyecan ve umudun yerine ne geçti bu yıl sonunda? Hayal kırıklığı, hüzün, pişmanlık, belki öfke… Bunlar da yaşanan ama üstü sözde olumlu hislerle maskelenen gizli duygularımızdır. Kimsenin şahit olmadığı gerçeğimiz.

Bir şeylerin başlangıcı her zaman bir şeylerin sonudur ve sonlar her zaman ölümü çağrıştırır. Ölüm de sorgulamayı getirir beraberinde: yeterince iyi bir hayat yaşadım mı? Peki siz, yeterince iyi bir yıl geçirdiniz mi?

Bu yazıda yılsonunun getirdiklerini, götürdüklerini ve bize bizi anlattıklarını konuşacağız.

Maskeli Yeni Yıl Mutluluğu

Yılbaşları, yıl dönümleri, doğum günleri ve bayramlar… Her biri bize aynı şeyi söyler: zamanın geçtiğini, bir şeylerin değiştiğini ve sonun geldiğini. Korkarız hemen, ürkeriz sonlardan. Sebebi belirsiz bir yumru çöker midemize. Çünkü hazır değilizdir. “Yeterince iyi” zaman geçirmemiş, iyi yaşayamamışızdır. Çok korkarız yeterince olmayanlardan.

Korkumuzu belli etmek istemeyiz, kendimize bile. Maskeler uydururuz. Mutlu davranırız, iyi hissetmek için amansız bir mücadeleye girişiriz. Yemekler ve tatlılar yeriz, çılgınca alışveriş yapar, en sevdiğimiz dizi ve filmlere tekrar sığınırız. Asla yalnız kalmamaya çalışıp sosyal kelebeklere dönüşürüz. Korkumuz ufak bir sızıntıyla bile yüzümüze çarpsa öfkeleniriz, gizlemeye çalışırız bu korkuyu. Yine işe yaramayınca kendimize kızarız.

Yaşayamamış olmak bizim suçumuzdur, mutlu olamamış olmak da hayalleri gerçekleştirememiş olmak da. Mutsuzluğu gizleyememiş olmak da. Diğerleri kadar ve tıpkı onlar gibi yaşayamamak da bizim suçumuzdur. O yüzden öfkeyi de hak ederiz, cezayı da. Tekrar başarısız olmamaya çalışıp hayal kurmaya düşman kesiliriz. Yeni hayaller kurup batıracağız nasıl olsa. Ya da gerçekleşmeyenleri telafi edercesine hayallerden dağlar yaratırız.

Peki Senaryo Değişirse?

Çok sevdiğiniz bir arkadaşınız bir yıldır üstüne çalıştığı hayali gerçekleştirememiş olsaydı ona ne söylerdiniz? Aylardır üstüne çalıştığı projeyi zamanında tamamlayamamış olsa ya da girdiği sınavda planladığından çok daha düşük bir puan almış olsa ne yapardınız?

Ona kızar mıydınız? Bağırıp çağırıp ondan bir yarar gelmeyeceğini, zaten elini attığı her işi batırdığını, yetersiz veya değersiz biri olduğunu söyler miydiniz? Hayır mı? Peki neden siz bir şeyleri yapamamış olduğunuzda kendinize bunları, hatta belki daha ağırlarını söylüyorsunuz?

Günümüz pedagoji bilimi bize bir çocuğun yaptığı hatanın öfkeyle, bağırıp çağırmayla düzeltilmeye çalışıldığında pek de olumlu sonuç alınmadığını söylemektedir. Hatta doğrusu, bağırmanın çocukta değersizlik ve yetersizlik hissi dışında bir şey yaratmadığıdır. Çocukla yapılan şeyin yanlış olduğunun konuşulması ve bunun sebeplerinin neler olabileceğinin tartışılması güzel bir başlangıçtır. Sonra bu sebeplerin farkında olarak tekrar denenmesi ve bu sefer yanlış yapılmamaya çalışılması daha doğru bir davranıştır. Çocuk bu sayede daha kalıcı bir öğrenme gerçekleştirecektir.

Birbirinden alakasız gibi görünen konulardan bahsederek kafanızı karıştırdığımı mı düşünüyorsunuz? Eğer öyleyse içinizde sürekli bağıran, eleştiren, “yetersizsin” diyen, umutsuz ve tamir edilemez hissettiren o sesi bir an için fark edin. Otuz saniye bu sesi duyun ve dinleyin. Şimdi o sesten kaçmaya çalışan, o sese inanmamak için her şeyi yapan ama bir türlü o sesi susturup kendi sesini duyuramayan o çocuğu fark edin.

Sorun bakalım bu kadar öfkeye, bu kadar eleştiriye, bu kadar yüksek sese maruz kalması bir işe yaramış mı? O, sevdiğiniz arkadaşınıza gösterdiğiniz anlayışı kıskanıyor muymuş? Peki kendisi benzer bir öz şefkate hiç mi layık değil? Dinlenmeye, anlaşılmaya, yol gösterilmeye ihtiyacı var mıymış?

İşte o çocuk, sizin kısık kalmış sesinizdir. Korkan ama sizin sürekli yüz çevirip susturmaya veya maske takmaya çalıştığınız tarafınızdır.

Öz Şefkatli Yılbaşı

Öz şefkat, toplumumuzda pek bilinen bir kavram değildir. Ancak bu, öğrenilemeyeceği anlamına gelmez. Peki nasıl?

Önce ihtiyacınızı fark edin. O çocuğa sorun, onu dinleyin. Neye ihtiyacı var? Sonra bu ihtiyacı kendiniz de bir gözden geçirin. Sizin de ihtiyacınız var mı? Peki bunu nasıl gerçekleştirebilirsiniz? Ne yaparak bu ihtiyacı giderebilirsiniz? Burada kilit nokta eylemdir.

Dinlenilmeye ihtiyacı varsa kendinizle baş başa kalın, bırakın o konuşsun, siz dinleyin. Resim çizin, boyama yapın. Çocukluk anılarınızı yazın. Düşünün. İçinizdeki çocuğun kendi dilini bulmasına izin verin. O dil, sizin küçükken kullandığınız dildir. Anlayın ve eyleme dökün. O çocukla, sevdiğiniz bir arkadaşınızla vakit geçirir gibi vakit geçirin. Kahve için, yürüyüş yapın, dinleyin ve konuşun.

Dikkat: biriyle beraberken telefonla oynamak, sosyal medyada gezinmek, müzik dinlemek ayıptır. Çocuğa da ayıp etmeden tüm dikkatinizi ona verin.

Yeni yıl dileklerinizi onunla birlikte oluşturun. Sonra bu dilekleri plana çevirin. Gerekirse gün gün, ay ay hedefler yazın ve liste oluşturun. Belki de o çocuğun hayal kurmak kadar, bu hayalleri gerçekleştirmek için gerçekten dümen başına geçmeye ihtiyacı vardır. Yapmaya ihtiyacı vardır. Yazı yazmayı öğrenir gibi; küçük küçük ama sürekli, biraz biraz ama düzenli.

Varoluşsal psikolojiye göre kişi otantik bir hayat yaşamıyorsa içinde dayanılmaz bir boşluk oluşur ve bu boşluğu doldurmak için başkalarına ait hayatlara yönelir. Otantik hayat, kendi sesinizi bulup onunla kendi hikâyenizi yazdığınız hayattır.

Yeni yıl, hepimizin kendi dilini ve sesini bulmaya, kullanmaya ve artırmaya çalıştığı bir yıl olsun. Şimdiden yeni yılınızı kutlarım.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar