Travma, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi derinden etkiler. Geçmişte yaşanan ihmal, kayıp, ayrılık, aldatılma, şiddet ya da güvensizlik; kişinin duygularını, tepkilerini ve ilişkilerdeki tutumunu şekillendirebilir. Bu nedenle travmayı anlamak, insanı anlamanın önemli bir parçasıdır. Ancak burada sıkça karıştırılan bir nokta vardır: Anlamak ile her davranışı kabul etmek aynı şey değildir.
Travma ve Sorumluluk Arasındaki Çizgi
Birçok insan, yaşadığı travmaları bir kalkan gibi kullanır. “Ben böyleyim çünkü başıma bunlar geldi” veya “Beni incitiyorsan sebebi geçmişim” gibi cümleler ilk bakışta açıklayıcı gibi görünse de, zamanla kişinin hem kendisiyle hem de çevresiyle kurduğu ilişkilerde bir kaçış alanına dönüşebilir. Çünkü travma, bazen acıdan çok sorumluluk almaktan korur.
Travma elbette bir nedendir. Bir insanın öfkesini, kaçınmasını, bağlanma zorluklarını ya da duygusal dalgalanmalarını açıklayabilir. Ancak her açıklama, aynı zamanda bir gerekçe olmak zorunda değildir. Travma, davranışın kökenini anlatır; ama o davranışın karşı tarafa verdiği zararı ortadan kaldırmaz.
İlişkilerde Travma ve Sınırlar
İlişkilerde bu durum çoğu zaman şu şekilde yaşanır: Bir taraf sürekli “anlayan”, “idare eden”, “sabreden” konumuna itilir. Diğer taraf ise incitici davranışlarını travmasına dayandırarak sürdürür. Zamanla anlayan taraf, kendi sınırlarını zorladığını fark eder ama “Onun travması var” düşüncesiyle kalmaya devam eder. İşte bu noktada, şefkat ile kendini feda etmek birbirine karışır.
Travmanın bu şekilde kullanımı çoğu zaman bilinçli bir manipülasyon değil, öğrenilmiş bir baş etme biçimidir. İnsan, bir zamanlar gerçekten çaresiz kaldığı yerde geliştirdiği savunmaları, artık ihtiyaç kalmadığında bile sürdürebilir. Bu savunmalar ilk başta kişiyi hayatta tutmuştur; ancak zamanla değişen koşullara uyum sağlayamaz hale gelir. Geçmişte işe yarayan bu stratejiler, bugün kişinin hem kendisiyle hem de başkalarıyla kurduğu bağları zorlaştırabilir. Bu noktada travma, iyileşmenin başlangıç noktası olmaktan çıkıp, kişinin kendini tanımladığı dar bir alana dönüşür. Kişi, davranışlarını sorgulamak yerine kimliğini savunmaya başlar ve bu da gelişimin önünde görünmez bir engel yaratır.
İyileşme ve Kişisel Alan
Oysa şefkat, kendini geri plana itmek ya da yok saymak anlamına gelmez. Birini anlamak; onun yaşadıklarını görmek, duygularını fark etmek ve zorlandığı alanları kabul etmek demektir, fakat bu kabul her davranışa sınırsız bir tolerans göstermek değildir. Travması olan bir insan kötü, yetersiz ya da sevgiye layık olmayan biri değildir; ancak bu, iyileşme sorumluluğunun başkalarına ait olduğu anlamına da gelmez. Her birey, kendi yaralarının farkına varmak ve onlarla ne yapacağını seçmekle yükümlüdür. Bir ilişkide şefkat, karşı tarafın acısını taşımak değil; hem onu hem de kendini gözetebilecek bir denge kurabilmektir. Aksi halde şefkat, zamanla sessiz bir tükenmişliğe dönüşür ve kişi, yardım etmeye çalışırken kendi sınırlarını kaybettiğini fark edemez. Kimse, bir başkasının iyileşmesi uğruna kendi ruhsal bütünlüğünden vazgeçmek zorunda değildir.
Bazı insanlar travmalarının arkasına saklandıklarında, aslında değişimin getireceği belirsizlikten kaçıyor olabilirler. İyileşmek, tanıdık acıyı bırakıp bilinmeyene adım atmayı gerektirir. Bu da cesaret ister. Travma, “Ben böyleyim” demek için güvenli bir kimlik haline geldiğinde, kişi farkında olmadan hem kendini hem de ilişkilerini sabitler.
İyileşmenin Gerçek Anlamı
Burada önemli bir ayrım vardır: Travmayı inkâr etmek iyileşme değildir. Ama travmayı merkeze koyup her davranışı onunla açıklamak da iyileşme değildir. İyileşme; “Başıma bunlar geldi” demekle birlikte, “Bunun sorumluluğunu alıyorum” diyebilmektir. Zorlanmakla birlikte sınır öğrenmek, incinmiş olmakla birlikte incitmemeyi seçebilmektir. Çünkü travma geçmişte yaşanmıştır; fakat davranışlar şimdide ortaya çıkar. (Bu noktada kendinizi hangi tarafta bulduğunuzu fark etmek önemli olabilir.)
Bu yazıyı okuyan biri olarak belki iki taraftan birindesin. Belki travmalarının seni nasıl etkilediğini fark etmeye çalışıyorsun. Belki de bir başkasının travmasını taşımaktan yoruldun. Her iki yerde de şunu hatırlamak önemli:
-
Anlamak, kendinden vazgeçmek değildir.
-
Sınır koymak, sevgisizlik değildir.
-
Ve birini iyileştirmek, senin görevin değildir.
Travma bir neden olabilir. Ama iyileşmek bir seçimdir. (Bu seçim bazen sessizce alınır.) Ve kimse, kendi yaralarını sarmayı başkasının omuzlarına bırakmamalıdır. İyileşme, travmanın hiç yaşanmamış gibi davranılması değildir; onunla daha esnek bir ilişki kurabilmektir. Kişi yaşadıklarının etkisini fark edebilir, tetiklendiğini anlayabilir ve yine de tepkilerinin sorumluluğunu almayı seçebilir. “Böyle hissediyorum” demek ile “Bu şekilde davranıyorum ve bunun sonuçları var” demek arasındaki fark, psikolojik olgunluğun temelidir. Travma, insanın iç dünyasında bir açıklama sunar; fakat ilişkilerde esas belirleyici olan, bu iç dünyanın dışarıya nasıl yansıdığıdır. Değişim tam da burada başlar: kişinin geçmişini inkâr etmeden, bugünkü davranışlarını dönüştürmeyi seçtiği yerde.
-Bu yazı sana daha çok kimi düşündürdü: kendini mi, bir başkasını mı? -Okurken içinden “evet, tam da bu” dediğin bir yer oldu mu?


