İnsanlık tarihi, bazen sistemli şiddetin ve etnik yıkımların doğurduğu büyük trajedilerin, küresel ölçekte bilinçli bir sessizlik sarmalına mahkûm edildiği karanlık dönemlerle doludur. Modern dünyanın konforlu çemberi içinde göz ardı edilen bu süreç, coğrafi sınırların ötesinde doğrudan insanlığın ortak vicdanını hedef alan yapısal bir yıkımdır.
Tarih boyunca benzer trajedi ve kıyımlarla sınanan mazlum coğrafyalar arasında öyle bir yer vardır ki, orada yaşananlar bugün insanlığın en büyük utancı ve en ağır imtihanıdır: Doğu Türkistan.
Bu makale, Çin devletinin bu kadim coğrafyada yürüttüğü politikaları; bireyin en temel haklarını kısıtlamanın ötesinde, topyekûn bir kimlik erozyonu, kültürel silinme ve apaçık bir soykırım niteliğiyle ele almaktadır.
Tarihsel Arka Plan ve Yapısal Asimilasyon
Büyük Türkistan coğrafyasının doğu parçasını oluşturan Doğu Türkistan, 1.828.418 kilometrekarelik topraklarıyla binlerce yıldır Türk-İslam medeniyetinin merkezlerinden biri olmuştur. M.Ö. Sakalardan Hunlara, Göktürklerden Uygur Devleti’ne, Karahanlılar’dan Yerkent Seidiye Hanlığı’na kadar köklü devletlere ev sahipliği yapmış olan bu kadim diyar; Kaşgarlı Mahmud, Yusuf Has Hacip ve Hoca Ahmet Yesevi gibi İslam ve Türk ilim tarihine yön veren şahsiyetleri yetiştirmiştir.
Ancak 1878’de Çarlık Rusya’sının desteğiyle Mançu İmparatorluğu tarafından işgal edilen ve 1884’te “Yeni Kazanılmış Toprak” anlamına gelen sözde Xinjiang (Sincan) adıyla sömürge statüsüne sokulan bu topraklar, o günden bu yana bitmeyen bir istila ve asimilasyon sarmalındadır. 1933 ve 1944 yıllarında kurulan bağımsız Doğu Türkistan cumhuriyetleri, emperyalist güçlerin müdahaleleriyle yıkılmış; 1949 yılında Komünist Çin’in kontrolüne geçmesiyle birlikte coğrafya sistemli bir etnik temizlik sürecine mahkûm edilmiştir. Tarihsel süreçte (özellikle 1949 sonrasındaki rejim politikaları ve kıtlık manipülasyonlarıyla) katledilen milyonlarca insanın varlığı, bu zulmün tesadüfi olmadığını; aksine planlı bir devlet politikası olduğunu kanıtlamaktadır.
Çin rejiminin kurduğu toplama kampları, köle laboratuvarlarına dönüştürülen fabrikalar ve milyonlarca insanın maruz kaldığı bu uygulamalar, uluslararası hukuk ve sosyal bilimler literatüründe apaçık bir soykırımdır.
Bellek Sürgünü ve Psikolojik Yıkım
Psikoloji ve sosyoloji disiplinleri, maruz kalınan sistemli şiddetin, tecridin ve sürekli gözetim altında olma halinin insan ruhunda açtığı onarılmaz yaraları incelerken; Doğu Türkistan’da yaşananların bireysel travma tanımının çok ötesinde olduğunu gösterir. Bölgede yaşananlar, bütün bir millete reva görülen ontolojik bir şiddet, kolektif travma ve bellek sürgünüdür.
Orada hayat, insan onurunun her gün yeniden hedef alındığı bir varoluş mücadelesidir. Kur’an okumanın yasaklandığı, ana diliyle düşünmenin “bölücülük” olarak yaftalandığı, çocukların ailelerinden zorla koparılarak asimilasyon yuvalarında öz köklerine yabancılaştırıldığı bir rejim hüküm sürmektedir. Nüfus planlaması maskesi altında anne karnındaki bebeklerin dahi “fazlalık” addedilerek katledildiği; kamusal alanda ırkçı nefret söylemlerinin meşrulaştırıldığı; seyahat özgürlüğünün gasp edilerek pasaportlara el konulduğu bir açık hava hapishanesidir orası. 1,5 metrekarelik zindan hücrelerinden ya da köle işçi olarak çalıştırıldıkları maskelenmiş fabrikalardan sağ çıkanların normal bir hayata dönmesi imkânsızdır; çünkü onlardan geriye kalan, kronikleşmiş bir korku, derin bir tecrit ve asla dinmeyen bir ruhsal enkazdır. 2009 Urumçi kitlesel katliamları ve periyodik tutuklamalar, bu trajedinin taze ve kanayan simgeleridir.
Küresel Sessizlik ve Vicdani Sorumluluk
Peki, uluslararası kamuoyu bu dehşet karşısında neden sessizdir? Şanghay İşbirliği Örgütü gibi mekanizmalarla kendi güvenlik ve stratejik çıkarlarını tahkim eden Çin, ekonomik gücü vasıtasıyla küresel bir sessizlik sarmalı yaratmaktadır. İnsan zihninin başa çıkamadığı büyük acıları “inkâr etme” ve “unutma” savunma mekanizması, toplumsal ve uluslararası düzeyde kötülüğün sıradanlaşmasına hizmet etmektedir. İnsanlar niye bu kadar sessiz kalmaktadır? Küresel çıkar ağları insan vicdanını bu kadar nasıl köreltebilmektedir? Bu sorular, entelektüel bir sorgulamanın ötesinde, insan kalabilmenin ve vicdan sahibi olmanın acil birer haykırışıdır.
Özellikle aynı tarihi, kültürel ve millî köklerden beslenen Türk milletinin mensupları olarak, bu soykırıma karşı sessiz kalmak tarihe ve insanlığa ihanettir. Doğu Türkistan meselesi yalnızca belirli bir etnik grubun dar siyasi davası değil; “ben insanım” diyen herkesin ve en başta Türk milletinin ortak namus ve aidiyet sınavıdır.
Akademik bilincin ve psikolojinin temel sorumluluğu, görünmez kılınan acıları görünür kılmak, bastırılan sesleri duyurmak ve kolektif hafızayı diri tutmaktır. Doğu Türkistan’da yaşanan soykırım asla unutulmamalıdır. Çünkü hatırlamak, yalnızca geçmişin kaydını tutmak değil; toplumsal adaletsizliğe, asimilasyon politikalarına ve zulme karşı sergilenen en onurlu entelektüel direniştir.
Hafızayı korumak, her şeyden önce insan kalabilmenin ön koşuludur.

