Neden bu denli gelişmiş bir çağda doğmuşken, her şey bu kadar mümkün ve ulaşılabilirken tarihin belki de en umutsuz, çaresiz ve kaygılı nesli biziz?
Sürekli bir şeylere yetişmeye çabaladığımız, hızlı, parlak ve üretken modern dünyamızda; anlık tatminlerle zenginleşirken içten içe yoksullaşan bir ruha sahip olduğumuzu farkında mıyız?
İçinde yaşadığımız modern toplum, bize bir “başarı maskesi” takmayı dayattı:
Meşgul ol, verimli ol, durmaksızın üret ve ne kadar zorlanırsan zorlan daima mutlu görün.
Ancak bu maskeyi takarken “otantik benlik” dediğimiz benliğimizi yitiriyoruz.
Otantik benlik, bir kişinin içsel değerleri ve inançlarıyla uyum içinde yaşadığı filtresiz halidir. Başkaları ile olan ilişkilerimizde zora düştüğümüzde, yönümüzü yitirdiğimizde geri dönmeyi arzuladığımız bir ev gibidir.
En basit ifadeyle, otantik benlik, gerçekte ne olduğumuzdur.
Otantik benliğimizden uzaklaştığımızda, içsel çatışma, kimlik difüzyonu, varoluşsal boşluk, kaygı ve tükenmişlik gibi psikolojik sorunlarla karşılaşabiliriz.
Anlamın Peşinde: Victor Frankl
Frankl, Nazi toplama kampında esir tutulmuş, ailesini kaybetmiş, açlıkla, ölümle ve insanlığa dair en karanlık sahnelerle yüzleşmiş bir nöroloji ve psikoloji profesörüdür.
Fakat orada, insanların maruz kaldığı akıldışı kötü koşulları gözlemlerken insanın anlam bulduğu sürece tüm zorluklara dayanabileceğini savunmuştur.
Frankl’ın kitabında dediği gibi:
“Yaşamak için bir ‘neden’i olanlar, neredeyse her türlü ‘nasıl’a katlanabilirler.”
(Frankl, 2006, s. 11).
İnsanlar içgüdüsel olarak bir şeylere tutunmayı ister; bir ilah, bir hedef, bir insan, bir yön…
Bunlar olmadığında ise ruhunda gün geçtikçe derinleşen bir boşluk duyar. Bu boşluk bazen kaygı, bazen öfke, bazen de “hiçlik hissi” olarak kendini gösterir.
Frankl’a göre, bu boşluğu para, durmaksızın tüketim, kompülsif cinsellik, kısa süreli haz gibi geçici şeylerle doldurmaya çalıştığımızda, bu sadece nevrotik kaygıları büyütür ve bizi yoran birer “sapma” haline gelir.
Ve acı kaçınılmazdır. Çünkü insan anlamı gerçek manada bulamadığında, ruhu acı çekmeye başlar. (Frankl, 2006, s. 118).
Belki de modern çağın en büyük yanılgısı, Frankl’ın da görüşü üzere insan ruhunu yalnızca maddi ihtiyaçlar üzerinden anlamaya çalışmasıdır.
Oysa insan, geçmişten bugüne hep aynı soruların peşindeydi:
“Nereden geliyorum?”, “Nereye gidiyorum?”, “Hayatımın anlamı ne?”
Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, bu sorular hâlâ varlığını koruyor. Çünkü ruh dediğimiz şey, sessiz ama ısrarcı bir şekilde kendini hatırlatıyor.
Frankl yaşamı anlamlandırmaya dair düşüncelerini daha iyi kavramak için logoterapiyi geliştiriyor.
Logoterapiye göre insan anlamı üç yolla bulur:
-
Üreterek veya bir şeye katkıda bulunarak
-
Severek veya bir şeye bağlanarak
-
Kaçınılmaz acıya yeni bir gözle bakarak
İnsanın Kutsala Yöneliş İhtiyacı
Günümüz modernizminde kutsala yönelme, çağın gerilettiği bir refleks değil; tam tersi, kimlik bunalımı, yalnızlaşma, yabancılaşma yaşayan bireyin maneviyat ve yön arayışı çabası ile günden güne güçlenen bir ihtiyaçtır.
Tarih boyunca bireyler, kendisini aşan bir varlığa yönelme, bağlanma eğilimi göstermiştir.
Kişi kısıtlı kudretinin arka planında kendi sonluluğunun, kırılganlığının ve sınırlılığının farkına vardığı anda, kudreti sınırsız bir varlık tarafından tamamlanmaya ihtiyaç duyan bir varlık olduğunu da idrak eder.
Kutsala yönelme bireysel bir yönelişin ötesinde kitlesel olarak da görülür.
Pandemiler, savaşlar, kayıplar, doğal afetler gibi toplumsal travmalar sonrasında yapılan çalışmalar, insanların Tanrı’ya yönelişinin belirgin biçimde arttığını gösterir.
Kutsal olana yöneliş aynı zamanda birey için bir kimlik inşasıdır.
İnsan, yalnızca beden ve zihinden ibaret olmadığını, değerler ve inançlarla şekillenen bir benlik taşıdığını da fark eder.
Bununla beraber, bir kutsala bağlanma psikolojik açıdan güven, istikrar ve amaç duygusunu besler.
Maneviyata ve tanrıya yönelimlerin güçlü olduğu toplumlarda dayanışma, paylaşma ve birlik olgusu daha belirgindir.
Kutsal, yalnızca bireysel bir liman değil, toplumsal bir bağlayıcıdır.
Sonuç olarak insanın kutsala yönelişi, rastlantısal değil, fıtrattan doğan bir eğilimdir.
Yaşamda Anlam Arayan Yolun Sonunda Özünü Bulur
Modern dünyanın gürültüsü aklın sesini bastırsa da kalbi susturamadı.
İnsan parayla yükseldi, teknolojiyle gelişti, bilgiyle güçlendi, konforla kuşatıldı, fakat yine de gecenin en sessiz yerinde, tek başınayken derin bir hakikatle sarsıldı:
Ne başarı huzur verir, ne sahip olduklarımız ruhu tamamlar; çünkü insan, var oluşundan beri eksikliğini duyduğu anlamı başka şeylerde değil, kendisini var edene yönelerek bulur.
Maneviyata yönelmeden insan ne kendini anlar, ne yönünü tayin eder, ne hayatı çözer, ne de içindeki o bitmeyen boşluğu kapatabilir.
İnsan ancak yaşamının anlamını bulmakla, yaşamına anlam katmakla kendine yaklaşır.
Şimdi derin bir nefes alın.
Ruhunuzun derinliklerinde kaybolmak, bazen eve giden en kısa yoldur.
Kaynakça
• Frankl, V. E. (2006). İnsanın Anlam Arayışı. Okuyan Us Yayınları.


