Geleneksel psikoloji benliği ve kimliği biyolojik bir çerçeve içine alırdı. Ancak günümüzün değişen çağında bu tanımlar köklü reformlara uğruyor. Donna Haraway’in 1985 yılında yayımladığı Cyborg Manifestosu’nda vurguladığı gibi, artık insan, hayvan ve makine arasındaki keskin sınırlar silikleşti. Haraway için teknoloji artık insanın dış dünyasındaki bir araçtan çok, onunla bütünleşen bir kimliğe dönüşmeye başladı. İnsanın antropolojik tarihine baktığımızda da, alet kullanabilme yetisi (Homo Faber) her zaman evrimin bir parçasıydı. Fakat günümüzde cep telefonları artık dış dünyayla bağlantı kurduğumuz bir köprü görevinden çok, benliğimizi ve kimliğimizi yeniden şekillendiren dijital bir eklenti, tıpkı bir evrimsel uzuv haline geldi.
Fantom uzuv Sendromu
Psikolojik açıdan, kullandığımız teknolojik cihazlara yolladığımız her bir veri aslında kendi kendimize yaptığımız bir dışsallaştırma hareketi. Antropolojide maddi kültür olan bu şey, psikolojide ise genişletilmiş benlik kavramı olarak tanımlanıyor. Beynimiz uzun süreli kullanımda bu cihazları basit birer eşya olmaktan çok, bilişsel bir uzuv olarak algılamaya başlıyor. Telefonumuzu kaybettiğimizi sandığımızda duyduğumuz o yoğun tedirginlik ve anksiyetenin sadece iletişimsizlik korkusu olduğunu düşünmeyin. Bu, psikolojik açıdan metaforlaştırılmış bir fantom uzuv (hayalet uzuv) sancısıdır. Zihnimiz, vücudumuzun bir parçasının kesilip atıldığına dair algı sinyalleri yayarak bizi paniğe doğru sürükler. Yani artık hafızamız yalnızca sinapslarda değil dijital dünyada da varolmaya başladı.
Hatırlamanın Sonu mu Geldi?
Bahsettiğim siborglaşma sürecinde bilişsel yükten bahsetmeden geçemeyiz. Eskiden zihinsel kapasitemizi yön bulma, ezberleme ve araştırma gibi durumlarda kullanırken, şu an tüm bu işlemleri teknoloji tek tuşta üstleniyor. Bu durumda kendi bilincimiz dışındaki kaynakları kullanmaya itiliyoruz. Böylelikle insan bilgiye sahip olup onu dönüştürmek yerine bilgiye nasıl daha kolay ulaşabileceğini hesaplamaya başlıyor. Fakat bu durum teknolojik bir aksaklık veya kesinti durumlarında insanın kendini bilişsel ve entellektüel olarak eksik hissetmesine sebep oluyor ve böylelikle çağımıza özel yeni bir bağımlılık şekli geliştiriyoruz. Teknolojiye erişimimiz kesildiğinde adeta mantıksal işlevlerimizi de beraberinde kaybediyoruz.
Dijital Metalaşma mı Yaşıyoruz?
Antropolojik düzlemde insan her zaman semboller ile varolmuştur, fakat kapitalizm bu sembolleri pazarlanabilir birer meta haline getirerek bir itibar ekonomisi yaratmıştır. Sosyal medyadaki benlik sunumumuz, fiziksel bedenimizin önüne geçerek dijital kimliklerle varolmamızın önünü açmıştır. Bu dijital kimlikler vasıtası ile aldığımız etkileşimler, yorumlar ve beğeniler zihnimizdeki dopamin sistemini yapay bir şekilde tetikleyerek algılarımızı birer veri çıktısına dönüştürüyor. Sistem ise bu dijital kimliği sürekli mükemmel ve pazarlanabilir tutmaya çalışıyor. Böylelikle insanın gerçek benliği ile dijital kimliği arasındaki farkı açarak toplumda derin bir yabancılaşmaya ve narsistik yansımalara yol açıyor.
Kapitalizmin Kuşatması ve Yorgunluk
Kapitalizm, uyku, dinlenme gibi biyolojik sınırları pek sevmez. Teknolojik ortamlardaki varlığımız sayesinde artık sistem için her zaman ulaşılabilir ve verimli birer iş gücüyüz. Haraway’in iletişim ağı olarak tanımladığı bu yapı, kapitalizmin elinde sürekli bir gözetim ve performans aracına dönüştürülmüştür. Bildirimler ve bitmek bilmeyen kaydırmalar, beynimizi sürekli olarak tetikte ve algılarımızı her zaman açık modda tutuyor. Bu siborglaşma süreci, eskiden kısa süreli tehlikeler için varolan stres mekanizmamızı kronik hale getiriyor. Sonuç? Kapitalizm teknolojiyi kullanarak biyolojik ritmimizi ele geçiriyor. Bizi uykusuz, sürekli tüketen fakat asla tatmin olmayan ve yaratıcılıktan uzak birer performans öznelerine dönüştürüyor.
Özgür İrade mi Yoksa Algoritmalar mı?
Asıl sormamız gereken soru şu: Teknolojiyi kullanışımız kimlerin elinde? Haraway siborglaşmayı bir özgürlük alanı olarak tanımlarken, kapitalizm onu algoritmaların pasif bir nesnesi haline getirmesine sebep oluyor. Psikolojik anlamda iyi oluşumuz artık sadece biyolojik ihtiyaçlarımıza değil, kullandığımız uygulamaların algoritmalarına bağımlı hale geldi. Eğer dijital varlığımız bizim özgür irademiz yerine reklam ve pazara odaklı algoritmalar aracılığıyla yönlendiriliyorsa, bu zihnimize yapılan bir işgaldir. Artık özgür bir insan olabilmek dijital ortamda tükettiğimiz teknolojinin bilincinde olmak ve onları bağımlılık nesnesinden bilincimizi genişleten birer araca dönüştürebilmekten geçiyor.
Sonuç: Parçalanmış Kimlikten Özgürlüğe
Haraway için siborg olmak toplumsal cinsiyet ve kimlik gibi ikililiklerin yıkıldığı yeni bir özgürlük alanıydı. Ancak psikolojik anlamda bakıldığında; eğer bu yeni teknolojik uzuvlarımızın kontrolü bizde değil de kâr amaçlı algoritmaların elindeyse, özgürleşmekten çok parçalanmış benliklere doğru sürükleniyoruz demektir. Modern psikolojinin artık yeni görevi sadece et ve kemiklerden oluşan insanı incelemekten çok, kimliği dijital ekranlarla genişlemiş bu yeni post insan sentezinin ötesindeki insana odaklanmaktır. Belki de kurtuluş, teknolojiyi reddetmekte değil onun üzerindeki kontrolümüzü yeniden kazanarak benliğimizi bu dijital alanın içinde özgür kılmakta yatıyor.
Kaynakça
-
Baudrillard, J. (1998). The Consumer Society: Myths and Structures. Sage.
-
Belk, R. W. (1988). Possessions and the extended self. Journal of Consumer Research, 15(2), 139-168.
-
Crary, J. (2013). 24/7: Late Capitalism and the Ends of Sleep. Verso.
-
Han, B. C. (2015). The burnout society. Stanford University Press.
-
Haraway, D. (1985). A cyborg manifesto: Science, technology, and socialist-feminism in the late twentieth century. Socialist Review.
-
Turkle, S. (2011). Alone Together: Why We Expect More from Technology and Less from Each Other. Basic Books.


