İnsan hayatında bazı karşılaşmalar vardır; daha ilk anda bir şey olur. Tanışma anı sıradan değildir. Bakışlar hızlanır, beden tepki verir, içsel bir yakınlık hissi belirir. Sanki zamanında yarım kalmış bir cümle yeniden başlıyormuş gibidir. Bu yüzden çoğu insan bu yoğunluğu “aşk” ya da “güçlü bir çekim” olarak adlandırır.
Ama bazen o his, yeni bir şeye başlamaktan çok, eskiden bildiğimiz bir yere geri dönmek gibidir. Tanıdık, açıklaması zor ve bu yüzden ikna edici.
Zihin İçin Güvenli Olan, İyi Olan Değildir
İnsan beyni için temel öncelik mutluluk değil, öngörülebilirliktir. Nörobilimsel açıdan bakıldığında, tanıdık olan durumlar beynin tehdit algısını düşürür. Bu nedenle kişi için zararlı, yıpratıcı ya da acı verici olsa bile tanıdık bir ilişki dinamiği, bilinmeyene kıyasla daha “güvenli” hissedilebilir.
Bu durum romantik ilişkilerde sıkça karşımıza çıkar. Dışarıdan bakıldığında neden sürdürüldüğü anlaşılamayan ilişkiler, kişinin iç dünyasında şaşırtıcı derecede tutarlıdır. Çünkü o ilişki, bireyin erken dönem bağlanma örüntüleri ile uyumludur. Sevgi, burada bir his olmaktan çok tanıdık bir duygusal iklim hâline gelir.
Bağlanma Örüntülerinin Aşk Kılığında Sahneye Çıkışı
Bağlanma kuramı bize şunu söyler: İnsanlar yetişkinlikte kurdukları yakın ilişkilerde, çocuklukta öğrendikleri bağlanma stratejilerini tekrar ederler. Duygusal olarak ulaşılabilir bir ebeveynle büyüyen bireyler için yakınlık tehdit edici değildir. Ancak sevginin tutarsız, koşullu ya da mesafeli olduğu ortamlarda büyüyen bireyler için yakınlık her zaman karmaşık bir deneyimdir.
Bu bireyler yetişkinlikte çoğu zaman; duygusal olarak mesafeli, ulaşılması zor, sevgi ve ilgiyi dozunda vermeyen, ilişki içinde belirsizlik yaratan partnerlere çekilirler. Bu çekimi “yoğun aşk” olarak adlandırmak kolaydır. Oysa burada çalışan mekanizma sevgi değil; alışılmış bağlanma örüntüsünün yeniden sahnelenmesidir.
Tekrar Zorlantısı: Aynı Hikâyeyi Yeniden Yazma Çabası
Psikanalitik kuramda tekrar zorlantısı olarak adlandırılan bir kavram vardır. Bu kavram, bireyin çözülmemiş duygusal deneyimlerini farklı koşullarda yeniden yaşama eğilimini ifade eder. Amaç bilinçli değildir; kişi acıyı yeniden yaşamak istemez. Aksine, bu kez hikâyenin farklı biteceğine dair bilinçdışı bir umut vardır.
Bu nedenle kişi, daha önce yaralandığı bir ilişki dinamiğine benzeyen ilişkilerin içine tekrar tekrar girer. Her seferinde şu inançla: “Bu kez farklı olacak.” Ancak partner değişse bile içsel senaryo değişmediğinde sonuç çoğu zaman benzerdir. Böylece farklı bedenlerde aynı yüzle karşılaşma hissi güçlenir.
Bedenin Hafızası, Zihnin Mantığından Hızlıdır
İlişkisel seçimler yalnızca zihinsel değildir; bedensel hafıza da bu sürece dahildir. Bazı insanlar birinin yanında huzur yerine gerginlik hisseder ama bu gerginliği “heyecan” olarak yorumlar. Oysa beden, geçmişte öğrendiği bir duygusal duruma tepki veriyordur.
Güvenli ilişkiler ise ilk anda daha az çarpıcı olabilir. Çünkü beden orada tetikte değildir. Kalp çarpıntısı yoktur, kaybetme korkusu yoktur, sürekli bir alarm hâli yoktur. Bu durum, kaotik bağlanmaya alışkın bireyler için boşluk hissi yaratabilir. Sevgi değilmiş gibi gelir. Aslında sevgi vardır; fakat tanıdık değildir.
Yoğunluk Yanılsaması: Kaygının Romantize Edilmesi
Modern ilişki anlatıları, sevgiyi çoğu zaman yoğunlukla eş tutar. Oysa psikolojik olarak yoğunluk, her zaman sağlıklı bağlanmanın göstergesi değildir. Aksine, yüksek yoğunluk çoğu zaman yüksek kaygıyla birlikte seyreder.
Sürekli düşünme, aşırı özlem, terk edilme korkusu, partnerin ruh hâline göre şekillenen benlik algısı… Bunlar çoğu zaman “çok sevmek” olarak adlandırılır. Ancak bu durum, güvenli bağlanmadan çok kaygılı bağlanma örüntüsünün belirtileridir. Bu nedenle bazı insanlar sakin, tutarlı ve şefkatli ilişkilerde sıkılırken; inişli çıkışlı ilişkilerde “canlı” hisseder.
Tanıdık Olandan Vazgeçmek: En Zor Psikolojik Eşik
Tanıdık olana bağlanmak bir zayıflık değildir; öğrenilmiş bir uyum stratejisidir. Ancak farkındalık geliştikçe bu stratejinin bedeli de görünür hâle gelir. Aynı ilişki döngülerini tekrar etmek, kişiyi yalnızca partnerlerle değil, kendiyle de aynı noktada tutar.
Tanıdık olanı bırakmak çoğu zaman yalnızca bir ilişkiden çıkmak anlamına gelmez. Aynı zamanda:
“Ben sevgiyi böyle yaşarım” inancından,
acı üzerinden kurulan aidiyet duygusundan,
çabalamadan sevilmeye dair bilinmeyen ihtimalden korkudan vazgeçmektir.
Bu nedenle değişim çoğu zaman kayıp hissiyle birlikte gelir.
Sonuç
Belki de ilişkilerde sormamız gereken asıl soru şudur: “Beni çeken kişi kim?” değil, “Beni çeken duygu ne?”
Bu soruya verilen dürüst bir yanıt, ilişki seçimlerinden önce içsel bir temas başlatır. Çünkü çoğu zaman sevgi sandığımız şey, geçmişten aşina olduğumuz bir duygunun yeniden karşımıza çıkmasından ibarettir. Tanıdık olduğu için güvenli, bildik olduğu için ikna edicidir.
Oysa psikolojik iyileşme, daha çok sevilmekte değil; daha az tanıdık olanı seçebilme cesaretinde başlar. Sevgi her zaman yüksek sesle gelmez; çoğu zaman dramatik değildir, kalbi çarpmaz, eksikmiş gibi hissettirebilir. Çünkü sevgi, tanıdık acıyı yeniden üretmez. Sakinleştirir, düzenler ve kişiyi kendisiyle temasa geçirir.
Ve bazen en derin bağ, ilk kez canımızı acıtmayan ilişkide fark edilir.


