İçimizde var olan duyguları gerçekten yaşıyor mu-yuz, yoksa onları görmezden gelerek kendimizden mi uzaklaşıyoruz?
Bu yazıda, duygularımızla ne kadar temas edebildiğimize ve onlarla ne kadar sahici bir ilişki kurabildiğimize birlikte bakmak istiyorum. Çünkü duygular, çoğu zaman dünyayı ve kendimizi anlamlandırırken bize yol gösteren en temel içsel navigasyonlarımızdır.
Duyguların Dili ve Mesajı
Her duygunun kendine ait bir dili, iletmek istediği bir mesajı vardır. Bu mesaja kulak verebilmek, kendimizle aramızdaki mesafeyi azaltan en sahici adımlardan biridir. Edith Wharton’ın da söylediği gibi: “Yanlış düşünebilir, yanlış anlayabilir ya da yanlış yapabilirsin ama yanlış hissedemezsin.” Hislerimiz, bize ait olan en gerçek tarafı yansıtan bir ayna gibidir.
Ancak bu ayna her zaman berrak kalmaz. Aile içinde öğrenilen ilişki biçimleri, toplumun normları ve ahlaki değerleri, her duygunun kendini ifade etmesine alan tanımayabilir. Burada sözünü ettiğim şey, bir başkasına zarar vermek ya da sınırları ihlal etmek değildir; duyguların var olma hakkının tanınmasıdır. Çünkü varlığı tanınmayan bir duygu, yok olmaz; yalnızca daha dolaylı ve çoğu zaman daha zorlayıcı biçimlerde kendini ifade etmeye devam eder.
Bastırılan Duyguların Geri Dönüşü
Bir duyguya alan açılmadığında, toplum tarafından kabul edilmeyen bu duygu çoğu zaman birey tarafından bastırılır. Oysa varlığını bilmediğimiz, adlandıramadığımız ya da bastırdığımız hiçbir duyguyla gerçek bir ilişki kuramayız. Kuramadığımız her ilişki ise bizi biraz daha kendimizden uzaklaştırır. Bastırılan duygu kimi zaman sessiz bir huzursuzluk olarak, kimi zaman da yoğun ve kontrol edilmesi güç tepkilerle geri döner. Bu nedenle bir duyguyu dönüştürebilmenin ilk adımı, onun mevcut hâlini tanımaktan ve kabul etmekten geçer.
Özellikle kıskançlık, öfke, haset, yetersizlik hissi, arzu ve hatta zaman zaman sevgiyi hissetmek, toplum tarafından “kötü” ya da “ayıp” olarak etiketlenebildiği için bireyler bu duygularla temas kurmak yerine onları yok saymayı öğrenir. Tam da bu noktada Winnicott’ın sahte benlik kavramı devreye girer. Winnicott’a göre birey, erken dönemden itibaren çevrenin beklentilerine uyum sağlayabilmek adına kendi gerçek ihtiyaç ve duygularını geri çekebilir; kabul görmek uğruna sahte bir benlik örgütlenmesi geliştirebilir.
Ebeveyn Aynalaması ve Gelişim
Bu süreçte ebeveyn aynalaması belirleyici bir rol oynar. Çocuğun duyguları bakım veren tarafından fark edilip adlandırıldıkça ve kabul edildikçe, çocuk bu duyguların kendisine ait olduğu bilincini geliştirir. Ancak öfke, kıskançlık ya da “olumsuz” olarak tanımlanan duygular karşısında “ayıp”, “öyle hissedilmez”, “bunu söyleme” gibi bastırıcı tepkilerle karşılaşan çocuk, zamanla bu duygularını geri çekmeyi öğrenir. Böylece çevrenin kabul edeceği hâller üzerinden ilişki kurmaya başlar. Bu uyum süreci, kişinin kendi duygularıyla temasını zayıflatır ve birey, ilişkilerinde giderek sahte benliğiyle var olmaya başlar.
Tüm Duygulara Alan Açmak
İnsan, öğrenilmişlik çerçevesinde duygularını “iyi” ve “kötü” olarak kategorize etmeye eğilimlidir. Pekiştirilmeyen ya da hoş karşılanmayan duygular bastırılır, yok sayılır. Oysa insan bütünüyle bembeyaz bir varlık değildir; çelişkileri, karanlık tarafları ve hoşlanmadığı duyguları da içinde taşır. Kıskançlık, kibir, öfke ya da haset gibi duygular bu nedenle bastırılması gereken “ayıplar” değil, insan olmanın kaçınılmaz parçalarıdır.
Bu parçalarla kurduğumuz ilişki, kendilik algımızı doğrudan şekillendirir. Eğer yalnızca kabul gören duygulara alan açıp diğerlerini bastırmayı seçersek, kendilik algımız bütünlüğünü yitirir; kendimizle ve hislerimizle aramıza mesafe girer. Böyle bir durumda hem kendimizi hem de dünyayı algılama ve anlamlandırma biçimimiz sığlaşır. Oysa kendilik cesareti, tüm duygularımızı kabul edilebilir görmek ve onların taşıdığı mesajları anlamaya çalışmak üzerine kuruludur.
Bütünleşme ve Kendilik Cesareti
Toplum tarafından “kötü” olarak etiketlenen bu duygular yok sayıldığında ya da bastırıldığında, insanın kendisiyle kurduğu ilişki parçalanmaya başlar. Ruhsal olarak daha sağlıklı bir temas, yalnızca sevgi, şefkat ve mutluluk gibi olumlu atfedilen duygulara sahip çıkmakla değil; kıskanç, öfkeli, yetersiz ya da kibirli taraflarımızla da temas edebilmekle mümkündür. Kendilik, ancak tüm duygularına alan açabildiğinde bütünleşir.
Kıskançlık çoğu zaman bir eksiklikten değil, bastırılmış bir arzudan; öfke ihlal edilmiş sınırlardan, kibir ise kırılgan bir değeri koruma çabasından doğar. Bu duygular susturulması gereken gürültüler değil, kendiliğin ihmal edilen ihtiyaçlarına işaret eden sinyallerdir. Onları yok saymak, bu ihtiyaçları da görünmez kılmak anlamına gelir.
Kendilik cesareti, iyi hissetme vaadi taşımaz; fakat dürüst bir temas sunar. İnsan, ancak hoşlanmadığı duygularına da bakabildiğinde kendisiyle gerçek bir ilişki kurabilir. Bu temas bazen içsel bir sohbette, kendine sorulan basit ama sahici bir soruda; bazen de duyguların güvenli bir alanda tanınmasına imkân veren ilişkilerde, atölyelerde ya da terapötik karşılaşmalarda mümkün olur. Çünkü bütünleşme, karanlığı ortadan kaldırmakla değil; ona bakabilme cesaretiyle mümkün olur. Kendimizle kurduğumuz bu farkındalık dolu bağ, bizi daha sahici bir yaşama taşır.



kolay gelsin bu anlattıklarının kendine yabancılaşmanın sebebi olabilirmi