Bir an vardır; bir sesle, bir kokuyla, bir görüntüyle unuttuğunuzu düşündüğünüz duyguyu size yeni baştan yaşatan… O an, zamanın durduğu ve geçmişin bugünün içine sızdığı o tekinsiz kırılmadır. Belki bir fırından yükselen taze ekmek kokusu, belki kalabalıkta duyulan bir isim ya da yağmurun asfaltta bıraktığı o keskin koku; zihninizin tozlu raflarında saklı kalmış bir duyguyu saniyeler içinde gün yüzüne çıkarabilir. İşin en çarpıcı yanı ise bu duygunun bilincinizde net bir görüntü veya anı olarak yer bulamazken, bilinçdışınızda ve bedeninizde çoktan sarsılmaz bir yer edinmiş olmasıdır. Duygusal hafıza denilen bu olgu; sadece olayların değil, o olaylara eşlik eden duyguların da zihnimizde ve sinir sistemimizde titizlikle kayıt altına alınmasıdır. Bilimsel araştırmalar bize gösteriyor ki bir anıda ne kadar yoğun duygu hissedilirse, o anın zihnimizdeki kalıcılığı o kadar yüksek olmaktadır. Duygular, adeta anıları zihnimize kazıyan bir mürekkep görevi görür.
Travmanın Biyolojik İzleri ve Sinir Sistemi
Duygusal hafıza aslında çoğu zaman hayatımızı anlamlandırma ve dünyayı güvenli bir yer olarak kodlama konusunda bizlere büyük bir kolaylık sağlamaktadır. Ancak bu mekanizma, travmatik deneyimler söz konusu olduğunda oldukça farklı ve karmaşık bir işleyişe bürünür. Normal şartlarda anılarımız; bir hikâye akışı gibi başı, ortası ve sonu olan yapılar halinde depolanır. Fakat travma anında beynimiz bir acil durum moduna geçer. Bu süreçte duygularımızı kayıt altına alan ve beynin alarm merkezi olarak çalışan amigdala aşırı aktive olurken, anıları bağlamsal bir çerçeveye oturtan ve yer-zaman bilgisiyle kaydeden hipokampüs işlevini yitirebilir. Van der Kolk (2014) tarafından vurgulanan bu tehlikeli dengesizlik; travmatik ana dair olan duygunun vücutta tekrar tekrar yaşanmasına sebep olurken, o ana dair mantıksal ve bağlamsal açıklamanın hatırlanmamasına yol açar.
Yani bir anda, görünürde hiçbir sebep yokken tetiklenip yoğun bir kaygıya kapılırken, bu duygunun hangi eski yaradan sızdığını veya hangi anıdan miras kaldığını bir türlü anlamlandıramayabilirsiniz. Travmanın yarattığı bu kopukluk sadece derin bölgelerle sınırlı kalmaz; aynı zamanda beynin yönetim merkezi olan prefrontal korteksi de devre dışı bırakır. Duyguları düzenleme, dikkat kontrolü ve mantıklı düşünme görevlerinden sorumlu olan bu bölge, travma anında ve sonrasında işlevsel bir engelle karşılaşır. Arnsten (2009) çalışmalarında belirttiği üzere, yoğun stres ve travma sonrası prefrontal korteksin aktivasyonu belirgin şekilde azalmaktadır. Bu biyolojik değişim nedeniyle kişiler, yaşadıkları ağır duyguları kelimelere dökerek açıklayamazlar. Kendilerini andan kopmuş, bedensel olarak donakalmış ve ne hissedeceğini bilemez bir hâlde bulabilirler. Tetiklendikleri anlarda bu yoğun duygu seliyle baş etmekte zorlanan bireyler, kendilerini tekrar tekrar bu bataklığa düşüyorum hissiyatı içerisinde bulabilir ve bir çaresizlik döngüsüne hapsolabilirler.
Daha da etkileyici olanı, travmanın etkilerinin sadece bireyin kendi yaşam deneyimiyle sınırlı kalmayabilmesidir. Epigenetik çalışmalar, travmatik stresin genetik ifade üzerinde izler bırakabildiğini ve bu hassasiyetin gelecek nesillere aktarılabileceğini göstermektedir. Yehuda ve arkadaşları (2015) tarafından yapılan araştırmalar, ağır travma yaşayan bireylerin çocuklarında stres hormonu olan kortizol seviyelerinde ve biyolojik tepkilerde değişimler gözlemlemiştir. Bu durum, bedenimizin sadece kendi geçmişimizi değil, atalarımızın da duygusal yüklerini sessiz bir miras gibi taşıyabildiğini kanıtlar niteliktedir. Sinir sistemimiz, Stephen Porges (2011) tarafından geliştirilen Polivagal Teori’ye göre, bir tehdit anında sadece savaş veya kaç tepkisi vermez; eğer tehdit çok büyükse sistemi tamamen kapatarak donakalma (immobilization) moduna geçer.
Bu, bedenin hayatta kalmak için başvurduğu en ilkel ve en derin savunma mekanizmasıdır. Bu durumu daha iyi anlamak için metaforik bir pencereden bakalım: Kendi evinizde, en sevdiğiniz koltuğunuzda güven içinde oturduğunuzu hayal edin. Bir anda dışarıdan gelen küçük bir ses veya bir ışık hüzmesiyle kendinizi saniyeler içinde fırtınalı bir havada, dev dalgaların arasında, okyanusun ortasında buluyorsunuz. Evinizden nasıl çıktığınızı, okyanusun ortasına neden ve nasıl geldiğinizi, sizi oraya hangi yolun getirdiğini asla hatırlamıyorsunuz. Elinizde kalan tek şey; içinde bulunduğunuz karanlık suyun soğukluğu, boğulma korkusu ve geçmek bilmeyen yoğun bir kaygıdır. Duygunun bu denli yüksek ve bağlamdan kopuk olması, çözüm arayışını ve duygusal yönetimi imkânsız gibi hissettirebilir.
İyileşme Yolculuğu ve Yeniden Yapılanma
Bu durum her ne kadar karmaşık görünse de travma sonrası büyüme ve iyileşme mümkündür. Beynin savunma mekanizmaları bizi korumak için bazı kapıları kapatsa da profesyonel bir destekle bu kapıları aralamak söz konusudur. İnsan beyni, nöroplastisite yeteneği sayesinde iyileşmeye ve yeniden yapılanmaya programlıdır. Travmatik duyguları yeniden anlamlandırmak, parçalanmış anıları güvenli bir terapötik ilişki içerisinde yeniden bir araya getirmek ve o boşlukları şefkatle doldurmak mümkündür. Bilimsel yöntemler ve terapi yaklaşımları sayesinde, donmuş anılar beyinde yeniden işlenebilir ve ait oldukları geçmiş zamanına geri gönderilebilir. Unutmamak gerekir ki her duygunun anlatılmayı bekleyen bir hikâyesi vardır. Bedeninizin sakladığı bu sessiz çığlıklar, doğru bir rehberlik ve şefkatli bir yaklaşımla anlamlı birer yaşam tecrübesine dönüşebilir. Bu hikâyeyi en baştan, daha güçlü ve umut dolu bir kalemle yeniden yazmak mümkündür; yeter ki kahramanımız, kendi yaralarına şefkatle dokunmak için bu iyileşme yolculuğuna çıkma cesaretini göstersin.
Kaynakça
-
Arnsten, A. F. T. (2009). Stress signalling pathways that impair prefrontal cortex structure and function. Nature Reviews Neuroscience, 10(6), 410–422.
-
Porges, S. W. (2011). The Polyvagal Theory: Neurophysiological Foundations of Emotions, Attachment, Communication, and Self-regulation. New York: W. W. Norton & Company.
-
Van der Kolk, B. A. (2014). The Body Keeps the Score: Brain, Mind, and Body in the Healing of Trauma. New York: Viking.
-
Yehuda, R., et al. (2015). Holocaust Exposure Induced Intergenerational Effects on FKBP5 Methylation. Biological Psychiatry, 80(5), 372–380.


