Perşembe, Nisan 9, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Anakara

büyüyoruz, başta acıtıyor. — Sylvia Plath, Suyu Geçiş (1971)

“Çocukluk, insanın anakarasıdır,” derler. Bu hayalî kara parçasından uzaklaşmam inanılmaz bir yumuşaklıkla gerçekleşmişti. Eskiden bir an önce yeni kıtalar ve adalar yaratmak isterken terk ettiğim bu sevimli parçamı pek önemsemezdim. Ancak geçen yıldan beri içimde bir şeyler değişti ve o anakaraya bağlı olan göbek bağını sonunda kabul ettim. Dönüp baktığımda gördüğüm sahneler çoğunlukla çekirdek ailemizin kalabalık akraba veya dost gruplarına karıştığı, annem ve babamın eğlendiğini bildiğim anlardan oluşuyor. Bayramlar, doğum günleri, yılbaşılar, maç ve film geceleri…

Geçen bayram annemlerle bir araya geldiğimde eskiden bayramları nasıl geçirdiğimizi düşündüm. Bir noktaya kadar koşuşturma içinde geçiyordu herhalde. Akşam anneanneme ya da babaanneme bayram yemeğine gidene dek, ziyaretine gittiğimiz yaşlı büyüklerimizin evlerinde kuzenlerimle ya da tek başıma takılıyor olurdum. Harçlıklarımı çantamın en gizli bölmesinde saklar, eve gelince sayar, almak istediğim yeni oyuncakları düşünürdüm. Böylece birkaç günlük bayram tatili geçerdi.

Her şey gibi, bayramlar ve bizim âdetlerimiz de değişti. Evlere ziyarete gitmektense bayramı bir yere gidip gerçek bir tatil yaparak geçirmek için fırsat görenlerin sayısı arttıkça, anneannemin hazırladığı Arnavut şekerparelerindeki porsiyon hakkım da artar olmuştu. O zamanlar için misafir sayısındaki eksilme, yoksunluk çektiğim bir şey değildi. Hatta ergenlik dönemimde az insan benim için sevindirici dahi olurdu. Üniversite yıllarımda ise bayram, gelip geçtiğini bile anlamayacağım bir aralığa dönüşecekti.

Bu sene, bayramı şehirden uzaklaşmak için bir kaçış fırsatı olarak görenler kervanına biz de dahil olduk. Ege’nin rüzgârına, renklerine ve uzun sofralarına bıraktık kendimizi. Annemi ve ablamı bol bol öptüm; anneannemi, ceketini giyerek ve birkaç güldürücü anımız ile yâd ettim. Yediğim içtiğim şeylerin çetelesini tutmadım. Akşam bayram harçlıklarımı saydım, almayı planladığım bir şeyi düşünerek yattım. Hissediyordum, anakaraya çok yaklaşmıştım…

Eskiden, “Bayram ne demek?” diye sorsanız aklıma hemen o meşhur meşrubat markasının kalabalık ve neşeli aile sofralarını gösterdiği reklamlar gelirdi. Üç kuşağın toplanıp da birbirinin hayatlarını yakaladıkları o sofralar; birilerinin kuzeni, yeğeni, teyzesi, amcası veya torunu olduğunu hatırladığın sofralar… Sonradan, bu tarz sofraların çok ince bir zaman çizgisinde gerçekleşebileceği kanaatine vardım: Çocukların henüz büyüklerin dünyasıyla ayaklarını kirletmediği ve büyüklerin hâlâ sohbet edebilecek kadar sağlıklı olduğu bir yaşam aralığı. Oysaki bazı yuvalar için bu sofralar hiç olmamıştır yahut çok erken boşalmıştır. Bazılarının sofraları daha mütevazı, bazılarınınki gösterişlidir; bazılarının sofrası kısa, bazısının uzundur; bazısı sofrasına Tanrı misafiri konuk eder, bazısı hayvanları ile paylaşır yemeğini… “Bayram” ve “aile” kavramlarını, kendi yüklediğimiz manalarla dolduruyorduk.

Birçok boşanmış ailenin çocuğu gibi ben de bu kavramlara karşı gardımı almıştım yıllar içinde. Sevmiyor veya tavır alıyor değildim; ama bayramlarda bir bütün olarak gördüğüm aileler, kadrodaki eksikliği hissettirmemeye çalışan ebeveynlerim yer yer canımı acıtıyordu. O yaşlardaki ruhum için bu durumlarla mücadele etme şeklim zaman içinde ben anlamadan taşlaşacak; yıllar sonra alacağım terapilerle beraber, içimden sökülüp gidecekti. Ancak o günlerde aile sıcaklığının içime sızıp da takındığım “güçlü” imaja hasar vermesinden, yüreğimin pusudaki burukluğa savunmasız yakalanmasından çekiniyordum. Bu yüzden, zaman içinde ketumlaştığım aile müessesesinin, son aylarda, yine kendisinin buzları çözüp havayı yumuşatan bir cemre gibi beni kış uykumdan uyandırması epey beklenmedik olmuştu.

Murathan Mungan, Paranın Cinleri (1997) kitabında; “Bir yerin altına bakmıyorsan, orada kesin bir şey vardır,” diyor. Hatta bu sözün devamı şöyledir: “Çünkü her şeyi saklayabilirsin ama sakladığın gerçeği saklayamazsın.” Alıştığım aile fotoğrafına olan özlemim de yüzüne bakmadığım bir gerçekti. İlginçtir ki insan her şeye bir şekilde alışıyordu; bazı özel günlerde yerini dolduramadığı insanların yokluğuna, gece bir kâbustan kaçarak annesine babasına sığınamadığı zamanlara, yetinmeye, zaman zaman çevresinde kendini yakın gördüğü kişilerle yeni aileler kurmaya… Ne var ki içimizdeki boşlukların her birini doldurmak mümkün değildi, bizi aşan şeyler vardı; olsun varsın. Boşlukları bazen oldukları gibi kabul etmek gerekiyordu; buna alışmıştım. Başta kontrol edemediğim bir şeyin olması beni zorlasa da boş koltukların, insanların kararlarının, aile olarak gördüğüm kişilerle dinamiklerimizin özerkliğine teslim olmuştum en nihayetinde. Hoş, bunu şu an yazarken bile midem biraz sıkışıyor ama bu duruma da alıştım; bir şeyi tam olarak başaramamaya, %70’lik başarılara…

Yonta yonta bir şekle benzetiyordu insan kendini. Bastırılan duyguların güneş görmesiyle, nefes almasıyla hafifliyordu her şey. Olanı olduğu haliyle kabul etmek; her şeyi affetmek ya da o kişileri hayatında aynı sıkılıkta tutmaya devam etmek anlamına gelmiyordu. Kendi kendine verdiğin bir savaşı bitirmek, enerjini hayatının geri kalanının nasıl süreceğine karar vermeye yöneltmek demekti. Olmayanı oldurmak, “Neden böyle oldu?”larla cebelleşmek yerine; dostlarımla ettiğim pazar kahvaltılarını, dinlediğimiz şarkılar eşliğinde içtiğimiz çayları, ablamın elleriyle sürekli yeni şeyler üretmesini, her gün mutfak pervazına annemin yem koyacağına güvenerek gelen güvercini, babamla yaptığımız felsefi tartışmaların verdiği keyfi görmeyi seçtim. Nostaljinin bir noktada sinsi olduğunu düşünüyorum; çoğu zaman eskilerin hep daha iyi olduğu yanılgısına sokar bizi. Fakat hakikat şu ki anı ağaçlarımın gölgesinde sonsuza kadar hayıflanmak bana bir şey kazandırmayacak. Güneşli günleri, bağışlanmak ve bağışlamak için Temmuz’u, yeni kıtalar yaratmayı kaçırmak istemiyorum.

Bu bayram anladım ki içimde gölgesi devleşmiş ağaçları budamaya sanırım bir yerden başlamışım. Ne mutlu!

Kaynakça 

Wallerstein, J. S., & Lewis, J. M. (2004). The Unexpected Legacy of Divorce: A 25 Year Landmark Study.

Emery, R. E. (2011). A Happy Divorce: How to Help Your Children Thrive During and After Divorce.

Amato, P. R. (2000). “The Consequences of Divorce for Adults and Children”. Journal of Marriage and Family.

Hetherington, E. M. (2003). For Better or For Worse: Divorce Reconsidered. (Aile yapısındaki değişimlerin çocuğun kimlik gelişimi üzerindeki etkileri).

Zeynep Özkan
Zeynep Özkan
Üniversitede psikoloji programı onur öğrencisi olan ve klinik nöropsikoloji ile yapay zeka alanında araştırmacı olmayı hedefleyen Zeynep, nöropsikoloji ve kabul ve kararlılık terapisi (ACT) üzerine uzmanlaşmayı amaçlamaktadır. Bilim dünyasına genç yaşta adım atan Zeynep, şu anda Sabancı Üniversitesi’nde nörobilim stajına devam etmektedir. Geniş bir akademik yelpazede çalışmalar yapmış, saygın uluslararası kongrelerde sunumlar gerçekleştirmiştir. Ayrıca Cambridge Scholars tarafından yayımlanan bir derlemede kültür ve psikoloji üzerine iki bölüm kaleme almıştır. Özellikle yapay zeka, psikoloji ve nöropsikolojiyi bir araya getiren projelere ilgi duyan Zeynep; gelişmiş terapi simülasyonları, şirket danışmanlığı, sanat ve ACT terapisi üzerine çalışmayı hedeflemektedir. Bunun yanı sıra, uluslararası Lions Kulübü’nün Türkiye’deki gençlik kollarından biri olan Fenerbahçe Leo Kulübünün yönetim kurulu üyesidir ve aktif olarak sosyal sorumluluk projelerinde yer almaktadır. Ayrıca, farkındalık, kişisel gelişim ve psikolojik sağlamlık üzerine yaratıcısı olduğu İçe Bakış instagram sayfasında içerik üretmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar