İnsanları olmaları gerektiğini düşündüğünüz gibi görürseniz, olduklarından daha kötü yaparsınız der Goethe. Yani eğer elmadan armut olmasını beklersem, armut tadı almadığımda bu elmayı kötü yapar ama aynı zamanda onu olmadığı bir formda değerlendirdiğim için bu beni de kötü biri yapar. Biraz keskin bir önerme olduğunun farkındayım. Ama hepimiz bazen hayatı, ilişkileri ve hatta kendimizi anlamaya çalışırken tuhaf bir yanılgının içine düşeriz. Hepimiz elimizdeki elmayı armuta benzetmeye çalışırız. Bunu yaparken bazen mümkün olmadığının farkında oluruz ama yine de denemekten vazgeçmeyiz. Çünkü bazen gerçekleri olduğu gibi kabul etmekten, onları değiştirmeye çalışmaktan daha zordur.
Bizler doğamız gereği beklenti üretmeye meyilli canlılarız. Birine bakarız ve onun kim olduğunu görmek yerine, kim olmasını istediğimizi hayal ederiz. Bir ilişkiye başlarken çoğu zaman karşımızdaki insanı değil, onun içinden çıkmasını umduğumuz ihtimali severiz. Belki daha anlayışlı olacak, belki zamanla daha şefkatli, daha olgun, daha sabırlı biri haline gelecek diye düşünürüz. İşte elmayı yavaş yavaş armuta dönüştüren de kendi içimizde kurduğumuz o ihtimal dünyasındadır. Ama gerçek hayat, hayaller kadar esnek değildir.
Değişim ve Beklentilerin Çatışması
Değişebiliriz; evet. Ama çoğu zaman bir başkasının beklentilerine uyum sağlamak için değil, kendi içsel yolculuğumuzun bir sonucu olarak değişiriz. Birini sürekli başka biri olmaya çağırdığınızda, aslında ona şunu söylemiş oluruz: “Olduğun kişi bana yetmiyor.” Bu cümle bazen hiç kurulmaz, ama davranışların arasından sessizce duyulur. İşte o anda ilişkilerin içinde görünmez bir mesafe oluşur. Yanlış beklentiler tam da burada başlar.
Birinin daha az kırılgan olmasını beklersiniz. Daha güçlü olmasını… Daha mantıklı kararlar vermesini… Belki de sevgi dilimizi öğrenmesini. Ve bunların hepsi ilk başta makul gibi görünür. Ama zamanla fark ederiz ki beklentiler büyüdükçe, gerçek insan gözünüzde küçülmeye başlar. Çünkü beklenti dediğimiz şey, çoğu zaman gerçeğin üzerine örtülen bir hayal perdesidir.
Kabul Etmenin İyileştirici Gücü
Oysa birini sevmek, onu olduğu haliyle görebilmeyi gerektirir. Bir insanın kusurları, kırılganlıkları, hatta bazen anlamakta zorlandığınız yönleri… Bunların hepsi onun bütününün parçalarıdır. Eğer birini gerçekten görmek istiyorsanız, onun eksik olduğunu düşündüğünüz taraflarına değil, var olan taraflarına bakmanız gerekir. Çünkü sevgi çoğu zaman birini değiştirmekle değil, onu olduğu haliyle kabul edebilmekle büyür.
Ne var ki modern ilişkilerde sıkça karşılaştığımız bir durum var: insanlar birbirlerini dönüştürmeye çalışıyor. Daha iyi bir partner, daha iyi bir eş, daha iyi bir insan yaratma çabasıyla… Ama bu çaba çoğu zaman fark edilmeden bir baskıya dönüşüyor. Çünkü her dönüşüm beklentisi, içinde küçük bir memnuniyetsizlik taşır. Birini sürekli değiştirmeye çalışmak, ona şu mesajı verir: “Sen şu anki halinle yeterince iyi değilsin.”
İçsel Huzursuzluk ve Kopuş
Bu mesaj bazen açıkça söylenmez. Ama tekrar eden eleştirilerde, bitmeyen tavsiyelerde ve karşılaştırmalarda kendini gösterir. Bir süre sonra ilişkiler sevginin değil, beklentilerin ağırlığını taşımaya başlar. İşte tam da bu noktada yorulmaya başlarız. Çünkü hiç kimse sürekli başka biri olmaya çalışarak yaşayamaz. İnsan kendi doğasından uzaklaştıkça içinde sessiz bir huzursuzluk büyür. Kendisi olmaktan vazgeçen biri, bir süre sonra ya tamamen içine kapanır ya da o ilişkiden uzaklaşır. Çünkü insanın en temel ihtiyacı anlaşılmaktır. Değiştirilmek değil.
Belki de bu yüzden birçok ilişki büyük bir dramla değil, küçük hayal kırıklıklarıyla sona erer. Biriken beklentiler, söylenmemiş kırgınlıklar ve karşılanmayan umutlar zamanla iki insanın arasına görünmez duvarlar örer. O duvarlar çoğu zaman bir tartışmayla değil, bir sessizlikle yükselir. Oysa bazen yapılabilecek en olgun şey çok daha basittir: Elmayı armuta benzetmeye çalışmamak.
Gerçek Bağlar ve Özgürleştirici Farkındalık
Birini olduğu haliyle görmek… Onun güçlü ve zayıf taraflarını birlikte kabul etmek… Ve en önemlisi, karşınızdaki insanın sizin hayal ettiğiniz kişi olmak zorunda olmadığını anlamak. Bu kabul, ilişkileri mucizevi bir şekilde kusursuz yapmaz. Ama onları daha gerçek, daha samimi ve daha yaşanabilir hale getirir. Çünkü gerçek bağlar, idealize edilmiş insanlar arasında değil; kusurlarıyla var olabilen insanlar arasında kurulur.
Belki de insanın öğrenmesi gereken en zor ama en özgürleştirici derslerden biri şudur: Herkes bizim istediğimiz kişi olmak zorunda değildir. Ve bazen karşımızdaki insanın değişmesine değil, bizim beklentilerimizi yeniden gözden geçirmemize ihtiyaç vardır. Hayatın büyük kısmı da zaten bu farkındalık ile geçer. İnsan zamanla anlar ki bazı hayal kırıklıkları aslında karşısındaki insanın hatasından değil, kendi kurduğu beklentilerden doğmuştur. Beklentiler küçül dükçe, gerçek insanlar daha görünür hale gelir.
Ve işte o zaman insan, hayatın en sade ama en derin gerçeğini fark eder: Elma elmadır. Armut armuttur. Ve bazı şeyler farklı oldukları için güzeldir. Belki de sevmek, tam olarak bu farkı kabul edebilme cesaretidir.


