Hayat bazen insanın kendi zihninde yarattığı koca bir illüzyondan ibaretmiş gibi geliyor bana. Etrafımıza bakıyoruz, insanları dinliyoruz, olayları gözlemliyoruz ve tüm bunlar hakkında bir karara varıyoruz. Ancak çoğu zaman vardığımız bu kararlar, gerçeğin kendisi değil, sadece bizim o anki bakış açımızla şekillenen birer “zannetme” hali oluyor. Kelime anlamı itibarıyla zayıf bir ihtimale tutunmayı ya da bir şeyi öyle sanmayı ifade eden bu fiil, aslında hayatımızın ne kadar büyük bir kısmını kaplıyormuş, yeni yeni anlıyorum.
Her şeye bildiğimizi zannetmekle başlıyoruz. Özellikle gönül kapılarımızı birine açtığımızda, zannetmenin o pembe gözlüğünü hiç çıkarmıyoruz gözümüzden. Sırf seviyoruz diye, karşımızdakini tanıdığımızı zannediyoruz. Onun kalbinin de bizim gibi attığını, aynı yerlerden incindiğini, aynı şeylere tutunduğunu varsayıyoruz. Oysa sevgi, üzerine konuşulmadığında, emekle sulanmadığında saksıda unutulmuş bir çiçek gibiymiş. Biz o çiçeğin hep canlı kalacağını, köklerinin saksıyı sıkıca kavradığını zannederken; meğer o içten içe kurumaya başlamış. Yaprakları yavaş yavaş solarken, biz o solgunluğu mevsimsel bir yorgunluk sanıyoruz. “Sever zannetmiştim”, sevginin her zorluğu tek başına yenebileceğine inanıyoruz. Bizi yarı yolda bırakmaz sanıyoruz. Yolun sonuna kadar el ele yürüyeceğimize dair o kadar eminiz ki, yolun ortasında durup “Neredeyiz?” diye sormaya gerek bile duymuyoruz.
Meseleleri Çözmek mi, Halının Altına mı Süpürmek?
“Hallederiz,” diyoruz her tartışmanın sonunda, “nasılsa bir yolu bulunur.” Ama fark ettim ki, “hallederiz” demek, meseleyi çözmek değil, sadece halının altına süpürmekmiş. Biz o halının üzerinde yürümeye devam ettiğimizi zannederken, altındaki pürüzler bizi birbirimizden çoktan koparıyormuş. Aynı yöne baktığımızı zannettiğimiz o anlarda, o başka bir yere bakıyormuş. Bunu fark ettiğimizde çoğu zaman ses çıkarmıyoruz. İçimizde beliren o küçük şüpheyi bastırıyor, kendimizi ikna etmeye çalışıyoruz. Hissettiklerimizi abartı sanıyor, sezgilerimizi susturuyoruz. Böylece içimizde başlayan uzaklık, fark edilmeden derinleşiyor ve biz buna alıştığımızı zannediyoruz.
Zannetmenin en tehlikeli yanı, insanı uyuşturmasıymış. Kendi içimizdeki kırıkları fark etmemize bile izin vermiyor. “Ben iyiyim,” zannederken, ruhumuzdaki o ince çatlaklar sessizce derinleşiyor. Onarmak yerine üstünü örtüyoruz, anlamak yerine susuyoruz. Kendi içimizde konuşulmamış cümleler birikiyor, sonra başkasının sessizliğine kızıyoruz. O kırıkları süsleyip zanlarla kamufle ettiğimizde, geriye sadece kurumuş dallar ve içimde büyüyen o büyük yanılgının tortusu kalıyor.
Bilinmezlik Korkusu ve Zihnin Kestirme Yolları
Peki neden bu kadar çok zannediyoruz? Çünkü bilmek zahmetli. Sormak cesaret istiyor. Cevap almak, bazen kaybetmeyi göze almak demek. Zannetmek ise zihnin en kestirme yolu. Belirsizliğin o huzursuz edici boşluğunda kalmaktansa, boşlukları kendi hikâyelerimizle doldurmayı tercih ediyoruz. “Beni bırakmaz,” diye zannediyoruz; çünkü yalnızlık ihtimalinin yüzümüze çarpan o soğuk rüzgârıyla karşılaşmak istemiyoruz. “Değişmez,” diye düşünüyoruz; çünkü değişimin getireceği bilinmezlikten korkuyoruz. Gitmeyi de zannediyoruz, kalmayı da. Kaçmayı bazen cesaret, susmayı olgunluk, boşvermeyi kabulleniş sanıyoruz. Hissettiğimizi zannediyoruz ama gerçekten durup hissetmiyoruz. Her şeyi hallederiz diyoruz; oysa çoğu zaman sadece zannediyoruz. Zannetmek, kendimizi oyalamanın en sessiz yolu oluyor.
Kendimize Karşı Dürüst Kalabilmek
Belki de artık şunu kabullenmeye başlamamız gerekiyor: Zannetmek bizi korumuyor. Aksine, fark ettirmeden bizi hem kendimizden hem de birbirimizden uzaklaştırıyor. Her şeyi hemen netleştirmek zorunda değiliz; her duygunun adını koymak da şart değil. Bazen sadece durup hissettiklerimize kulak vermek, acele etmeden bakmak yeterli oluyor. Cevapları henüz bilmiyor olsak bile, doğru soruları sormaya cesaret edebilmek… Her şeyi çözmesek de, en azından kendimize karşı dürüst kalmak. Belki de kendimize dönmek dediğimiz şey, büyük farkındalık kazandıran keşiflerden çok; küçük duraklamalarla, yumuşak kabullenişlerle ve içimizden gelen o sesi bastırmamayı öğrenmekle başlıyordur.
Çünkü bazen insan, her şeyi anladığını sandığı anlarda en çok yanılıyor. En çok emin olduğumuz yerler, aslında en çok kaçtığımız yerler olabiliyor. “Böyledir” dediğimiz şeylerin arkasında, sorulmamış sorular; sustuğumuz cümlelerin içinde ise yarım kalmış hisler duruyor. Zannetmek, çoğu zaman kendimizi korumak için ördüğümüz ince bir kalkan gibi. Ama o kalkan, gerçeği de içeri almıyor. Zamanla ne hissettiğimizi unutuyor, neye neden katlandığımızı karıştırıyoruz. Sonra bir gün, içimizde açıklayamadığımız bir yorgunlukla uyanıyoruz. İşte o yorgunluk, kaç kere durmamız gerekirken zannetmeyi seçtiğimizin sessiz bir hatırlatıcısı oluyor. Belki de mesele, artık her şeye bir anlam yüklemek değil; bazı şeylerin olduğu hâliyle kalmasına izin vermek, yani gerçek bir özşefkat ile yaklaşmak ve zihinsel dönüşüm sürecini başlatmaktır.


