Saygıdeğer Hanımefendi,
Bu mektup size, psikolog hanım. Normalde ya Tanrı’yla konuşmaya çalışırım ya da içimdeki o acımasız iç sesimle. İkisi de bana hep kızar. Ama şu an sizinle konuşuyorum.
Dün gece çok ağladım. Bu üzüntüyü sevgilimin beni ihmal etmesine bağladım. Fakat bu defa ona kızmadım. Açıkcası tam olarak hüzne benzemiyordu. İrdeledikçe anladım. Oldukça değersiz hissettim ama bekledim. Değersizlik duygumla baş başa kalmak benim için ne kadar zor oluyor, biliyorsunuz. Kendimi sanki kaygan bir zemin üzerinde yapayalnız kalmış gibi hayal ediyorum; hareket edersem düşecek ve orada öylece kalacağımdan korkuyorum. Sırf düşmemek içinse, olanca gücümle o duygudan kaçmak adına, hiç istemediğim hâlde katıldığım davetlerde, güvenmediğim insanların dertlerine çözüm ararken buluyorum kendimi. Ya da bir battaniye altında kralların soylu amaçlar uğruna benim yerime dünya için savaşmasını izliyorum. Onlar kazandıkça ben de kazanacakmışım gibi, zafer sarhoşluğu içinde uykuya dalıyorum.
Korkuyla Yüzleşmek
Şimdi ne bir battaniye altındayım ne de sırf içimdeki ses sussun diye katıldığım kalabalıklar içindeyim. Ve her şey biraz sonra üzerime yıkılacak gibi. Korktuğum kadar varmış. Üstelik yalnızca zemin değil, duvarlar da her an üzerime devrilecek. Başkaları abarttığımı düşünebilir. Ama bu kadar korkmasa bir insan bunca zaman neden kaçar?
“Korkmuşsun,” diyorum kendime. Bunu diyebilmek bile ne kadar zordu benim için. Bakın, kendime kızmadan içinde bulunduğum durumda duygumu anlamayı da öğreniyorum. Hem de o duygudan utanmadan. Fakat yine de başa çıkmak şimdilik zor oluyor. Ne yapabilirim ki başa çıkmak için: türlü eczalara mı başvurmalı, hüzünlü müzikler eşliğinde kaderime mi ağlamalı? Bunların işe yaradığı zamanlar da oldu ama şimdi… Zemin bu kadar gözler önünde beni tehdit ederken yapamıyorum.
Tüm bu felaketler içinde kendi başımı okşamak geliyor içimden. Öylesine, yapmacık değil, sırf birileri dedi diye değil. Bir çocuğun başını okşar gibi. Düşünmeden, kendiliğinden gelen bir istek. Bu hâl çok uzun sürmese de zemine bakabilmemi sağlıyor. Korkunun yüzüne bakmak hiç de kolay değildir. Siz de biliyorsunuz ki bu konularda çok yeniyim. Özüme şefkat göstermek benim için peri masalı gibi gerçek dışı bir olguyken, şimdi sırf bu düşünce bile büyük bir adım. Korkuyorum ama bunu fark edebiliyorum.
Yine de böylesine güvensiz ve tekinsiz bir durumdayken hayatımdaki diğer her şey önemini kaybediyor. İşime bakamıyor, etrafı düzenleyemiyor, yemek hazırlayamıyor, sevdiklerimin hâlini hatırını soramıyorum. Yalnızca varlığıma tehdit gibi gelen değersizlik ve güvensizlikle kalıyorum.
Zeminde Beklemek
İşte dün gece bunu yapmadım. O kaygan zeminde düşmeden, bacaklarım titreyerek bekledim. Duyguma düşman olmadım. Böyle hissettiğim için kendime kızmadım ve yetersizlikle suçlamadım. Bir süre sonra anladım ki zemin kaygan olsa bile adım atılabilir. Anladım ki yetişkin bir kadın olarak talep ettiğim ilgiye çok da ihtiyacım yok. Ama içimdeki o küçücük kız her şeye fazlasıyla muhtaç ve aç. Sürekli olarak açlıktan ölecekmiş gibi kaygı içinde. Ve önüne ne gelirse tüketmek istiyor; tadı istediği gibi olmayıp onu doyurmayınca bu defa ise öfke ve hüsran içinde tüketmeye devam ediyor.
İşte dün gece, kaygan zannettiğim o zeminde bacaklarım titreyerek beklerken fark ettim tüm bunları. Sizin de hep dediğiniz gibi, terapi iki seans arasında geçen süreydi aslında. Bu kadar zor olacağını hiç tahmin etmemiştim. Yine de durduğum yerde durmaya devam ediyordum. İşte buna cesaret denir.
Geçmişin İzleri ve Kabulleniş
Çok acı çekip hiç ağlayamadığım çocukluğum geliyor aklıma. Ortada bir sorun varsa çözümü aramak gerekirdi. Neden ağlayalımdı? Çocukken bu kadar metanetli olmayı nereden öğrendim bilmiyorum. Açıkçası çözümü göremeyecek kadar karamsarlaştığımın bile farkında değildim. Oysa ağlamak, belki biraz üzüntü içinde kalmak, çözümsüzlük demek değildi. İsyan etmek ve hayata küsmek anlamına gelmiyormuş. Şeylerken sırf canın yandı diye biraz dudak büzmek başka şeylermiş. Kalp hüzünlenirmiş.
Ben her şeye olumlu baktığımı zannederken üzüntümü, yasımı, korkumu ve utancımı kapalı kapılar ardına saklamışım. Ve bu konuda çok yetenekliydim. Ama bir süre sonra kapılar çalmaya başladı. Böyle zamanlarda tansiyonum düşer, bedenim buz gibi olurdu. Kendimde hareket edecek dermanı bulamazdım. Bir süre yemek yiyemez, iyice halsizleşirdim. Yaşamın kargaşası karşısında bir misket böceği gibi kabuğuma çekilirdim.
Kaçtığım her duygu bana çözümsüzlüğü getirmişti. Nasıl da ölüme benziyor. İnsanı, çektiği acı ya da kötü durumların içinde kalmak mı daha çok yaralar, yoksa o acıyı hiç tanımaması mı, bilemiyorum. Büyük sözler etmeyi de pek sevmem aslında. Çünkü herkes başkadır ve başka hikâyeler yazar. Kimi hikâyeler birbirine çok benzer fakat yine de tam olarak aynı değildir.
Ben kendimi başkalarının hikâyesinin doktrinleriyle yargıladıkça küçüldüm ve yetersizlik hissim derinleşti. Kaçmanın tek yolu ise kendimi dondurmaktı. Hayatı durdurup, dondurup kontrol edemeyeceğim için bedenimi, zihnimi donduruyordum. Oldukça da işe yaradı. Artık işe yaramıyor. Gelinen bu noktada, psikolog hanım, sizinle tanışmam icap etti.
İçsel Dönüşüm ve Hakikat
Her şeyi yazmak istiyorum. Apaçık, saklanmadan. Ne çok saklanmışım… Kitaplara, araştırmalara, akşam gezmelerine gizlenmişim. Elbette bu saydıklarım bana çok şey kattı. Ama yaşanmamış her duygu gelip sizden hesap soruyormuş. İç dünyamda yaptığım değerlendirmeleri o şeylerin tanımı sanmak ve inanmak işleri oldukça zorlaştırdı. Kendime yakıştırdığım acımasız etiketleri etim kemiğim sanıp, üstelik bu inançların neticesinde doğan duygulardan kaçmaya çalışmak pek mantıklı değilmiş. Oysa ben kendimi oldukça mantıklı bulurdum. Yanılgımı görmek bende başka bir kapı açtı: Yanılıyorum ve herkes yanılabilir. Yanılmak kimseyi tamamen kötü biri yapmaz. Kendi yanılgımın gölgesinde içimdeki katılık eridi. Fakat siz de biliyorsunuz, etim kemiğim sandığım bu inançların benim kendi değerlendirmelerim olduğunu, onları bir zamanlar baş etmek için kullandığımı ve tamamen gerçeği yansıtmadığını kabullenmem zaman alacak.
Zihnimin derinliklerindeki o sese ulaşmam zaman aldı. Ve ulaştığımda hiç de memnun olmadım: Dünya kötülük dolu, tehlikeli ve güvensiz bir yer. Ah, işte en önemli kısma geliyoruz. Burada kendimi toprağı öpen ama “ben katilim” diyemeyen Raskolnikov gibi hissediyorum. Bütün dünyaya suçlarını ve utançlarını haykırmak, aslında onlarla arana mesafe koymak demek olabilir. İnsanın kendine bile itiraf edemediği o kadar çok şey varken, dünyaya haykırmak ve olduğu gibi kendini ortaya koymak cesaret gerektiren bir durum.
O hâlde toprağı öpüyorum ve diyorum ki: “Dünyayı acımasız ve kötülüklerle dolu olarak gördüm ve çok korktum. Kendimi de bu kötülüklerin içinde varsaydım. Ardından en çok kendimden utandım. Bir ömrü utanç içinde, korkumu gizleyerek yaşadım. Kanadı kırılan kuşun Süleyman’a yakarışı gibi, ‘dervişin hırkasını çıkarın ki kimseyi aldatmasın bir daha’ demesini bekledim. Bir gün gelecek ve personlarımın bir bir yok olacağına, geride ise utançtan başka bir şey kalmayacağına inandım.”
Oysa şimdi bakıyorum: Ne kanadı kırık kuşum ne de kanatları kıran sahte bir dervişim. İnsan olmanın zorluklarını ve güzelliklerini anlamaya, kabul etmeye gönüllü; bir çiçek sadeliğinde toprağa tutunan bir kadınım. Elbette dikenlerim var. Kimin yok ki? Bu farkındalık benim için yeni bir başlangıç.


