Sabah uyanır uyanmaz telefona uzanıyoruz. Gün henüz başlamadan bildirimler, mesajlar ve haberlerle zihnimiz dolmaya başlıyor. Gün boyunca bu uyarılma hâli neredeyse hiç kesilmiyor; mailler, sosyal medya, yapılacaklar listeleri ve sürekli değişen gündem, zihnin durmasına pek alan bırakmıyor. Akşam yatağa girdiğimizde ise beden dinlenmeye çalışırken, zihin hâlâ günün izlerini taşımaya devam ediyor.
Çoğu zaman bunu yorgunluk olarak adlandırıyoruz. Biraz dinlensek, kısa bir mola versek ya da kendimize daha fazla zaman ayırsak geçeceğini düşünüyoruz. Oysa birçok insan için mesele yalnızca yorgunluk değil. Daha çok, bu hızla ve bu yoğunlukla yaşanan hayata zihinsel olarak uyum sağlamakta zorlanmak söz konusu.
Zihnin Hiç Susmadığı Bir Çağda Yaşamak
Modern dünyada birey kendini belirgin bir sorun yaşıyormuş gibi hissetmese de; buna rağmen iyi olma hâli de tam olarak yerli yerine oturmuyor. Ne belirgin bir ruhsal sorun tanımına uyuyor bu hâl, ne de geçici bir stres dönemiyle açıklanabiliyor. Hayat dışarıdan bakıldığında fena görünmüyor; bir iş, bir düzen, sorumluluklar ve zaman zaman keyifli anlar var. Buna rağmen iç dünyada tarif edilmesi güç bir eksiklik ve tatminsizlik hissi dolaşıyor.
Bir sohbet sırasında dikkatin dağılması, keyifli bir anın kısa sürmesi ya da yaşananları gerçekten hissedemediğini fark etmek, pek çok insan için tanıdık deneyimler hâline geldi. Günler dolu geçiyor ama geriye dönüp bakıldığında “yaşanmışlık” duygusu zayıf kalabiliyor.
Kaçırma Korkusu ve Dopamin Döngüsü
İnsan zihni, bu kadar kesintisiz bilgiye, karşılaştırmaya ve beklentiye göre çalışmak üzere tasarlanmadı. Buna rağmen birçok kişi yaşadığı zorlanmayı kişisel bir eksiklik gibi yorumluyor: “Neden toparlanamıyorum?”, “Neden eskisi gibi hissetmiyorum?”
Oysa çoğu zaman mesele bireyin yetersizliği değil, içinde yaşadığı düzenin doğasıyla ilgili. Dijital dünya yalnızca bizi uyarmıyor; aynı zamanda sürekli tetikte tutuyor. Bir şeyleri kaçırma ihtimali, geri kalma korkusu ya da “haberdar olma” zorunluluğu, zihni durmaksızın ekrana, akışa ve koşuşturmaya bağlıyor.
Bu hâl, yalnızca zihinsel bir alışkanlık değil; aynı zamanda dopamin üzerinden işleyen bir döngü. Yeni bir bildirim, yeni bir içerik ya da küçük bir güncelleme, kısa süreli bir canlılık hissi yaratıyor. Ancak bu canlılık kalıcı bir tatmine dönüşmeden sönüyor ve yerini yeniden arayışa bırakıyor. Böylece zihin, dinlenmek yerine sürekli “bir sonrakine” yönelmeye koşullanıyor.
Tıpkı uzun zamandır içmediğin bir fincan kahvenin ilk yudumda ağızda bıraktığı o belirgin tat gibi… İçerken fark edilir, içini ısıtır, kalbini yumuşatır. Ama her gün, hiç ara vermeden içilen kahve bir süre sonra aynı etkiyi yaratmaz; tadı silikleşir, sıcaklığı fark edilmez olur. Sürekli uyarılan zihin de benzer biçimde, araya mesafe ve durak koyamadığında aldığı hazza alışır. Tatmin kısa sürer, geride yalnızca daha fazlasına duyulan ihtiyaç kalır.
Zihnin Sınırları
Bu noktada durup şunu sormak iyi olabilir: Daha güçlü olmaya mı ihtiyacımız var, yoksa daha az uyarılmaya mı? Kendimizi sürekli harekete zorlamaya mı, yoksa zaman zaman durmaya izin vermeye mi? Daha üretken, daha hızlı ve daha “iyi” olmaya çalışmak yerine, dikkatimizi ve enerjimizi neye verdiğimizi yeniden gözden geçirmeye mi?
Çoğu zaman sorun, isteksizlik ya da yetersizlik değil; zihnin zaten fazlasıyla yük altında olması. Sürekli karşılaştırılan, bölünen ve acele ettirilen bir zihnin, bir noktadan sonra doğal olarak geri çekilmesi anlaşılır bir hâl. Belki de bu geri çekilme, düzeltilmesi gereken bir eksiklik değil; dikkate alınması gereken bir işarettir.
Belki de zihnin ihtiyacı olan şey, daha fazlası değil; biraz daha azı. Biraz sessizlik, biraz boşluk ve her an bir şeylere yetişmek zorunda olmadan var olabilme hâli. Çünkü bazen iyi hissetmek, kendimizi daha çok zorladığımızda değil; üzerimizdeki baskıyı bir miktar azalttığımızda mümkün olur.
Son Söz
Belki de bu çağda iyi hissetmek, sürekli daha fazlasını istemekle değil; zaman zaman durabilmekle ilgili. Zihnin her uyarana cevap vermek zorunda olmadığı anlar yaratabildiğimizde, temas duygusu kendiliğinden geri gelebiliyor. Bazen gerçekten ihtiyaç duyulan şey, hızlanmak değil; araya küçük duraklar koyabilmek.


