Günümüzde pek çok yeni inanç biçimi gelişmiş durumda. Peki, bu ani artış neden oluyor? Bu durum gerçekten insanların varoluşsal sorunlarından ve anlam bulma arayışlarından mı kaynaklanıyor; yoksa gitgide büyüyen dünyada insanların özdeğer duygularının azalması ve fark edilme çabalarından mı doğuyor?
Özdeğer; benliğin değerlendirici yönünü gösteren ve bireylerin kendine verdiği değerin ne düzeyde olduğunu yansıtan (Blascovich & Tomaka, 1991) bir kavramdır. Bu bağlamda, küreselleşen dünyada insanların bir yandan tek tip olma çabası, diğer yandan bunun tam aksi olarak farklı olma arzusuna sahip olmaları, benlikte bir karmaşa yaratarak özdeğer algısında azalmalara neden olabilmektedir. Tektipleşme uğruna verilen yoğun çaba sonrası kaybedilen özdeğer, süreç sonunda şiddetli bir farklılaşma ihtiyacına dönüşmektedir. Genellikle “Ben kimim?” sorusunun sorulduğu ergenlik ve sonrası dönemde kişiler, yoğun bir dikkat çekme çabası içerisine girmektedirler. Bunu yapmanın en etkili yolu ise genellikle genel kabul görmüş, kökleşmiş gelenek ve inançlara karşı çıkmaktır. Günümüz genç neslinin fark edilme çabası sonucu toplumda yarattığı bu aykırılık durumu, doğrudan kültüre ve buna bağlı olarak ait olma duygusuna zarar vermektedir.
Bu duruma iki farklı perspektiften bakılabilir:
Ebeveyn Tutumları ve Bağlanma Kuramı
İlki; yeni kültür düzeninin ve dijitalleşmenin ebeveynler üzerinde yarattığı aşırı telefon bağımlılığıdır. Ebeveynlerin çocuklarıyla geçirdikleri kaliteli vaktin kısıtlı oluşu, aile kavramına zarar vermekte; buna bağlı olarak çocuk yaştaki bireyler, özdeğer, ait olma ve bağ kurma gibi yetenekleri kısıtlı, dolayısıyla psikolojik iyilik halleri yetersiz bir biçimde gerçek dünyaya atılmaktadırlar. Bu konuyu destekleyen bir çalışma durumu şu şekilde ifade etmektedir: “Bağlanma kuramına göre çocuklar, erken yaşlardaki bağlanma ilişkileri temelinde kendilerinin ne kadar sevilebilir ve değerli olduklarına dair ‘benlik temsilleri’ geliştirirler (Cassidy, 1999). Erken dönemdeki bağlanma örüntüsü, etkisini en çok benlik algısı aracılığıyla ileriki dönemlerdeki bilişsel, duygusal ve davranışsal alanlara taşır (Bretherton, 1985; Cassidy, 1988; Pietromonaco ve Barrett, 2000; akt. Sümer ve Anafarta-Şendağ, 2009).”
Bu çalışmanın da desteklediği üzere, çocuklar gerekli bağları erken yaşlarda kuramadıklarında davranışsal farklılıklara yönelmektedirler. Yani bireyler, küçük aile ortamında edinemedikleri duyguları, koca bir kültür içerisinde sansasyonel eğilimlere yönelerek ve fark edilmeye çalışarak telafi etmektedirler. Ülkemiz gibi derin dini inanışları olan toplumlarda, dini farklılıklara ciddi bir ilgi gösterilmektedir. Bu nedenle yeni dini inanışlar ortaya atan gençler rağbet görmekte; aile ortamında bulamadıkları ilgi ve dikkati, hayali varlıklara taptıklarını belirtip farklı ayinler düzenleyerek ve özdeğer duygularını zedeleyen fark edilme kaygılarını toplumda yarattıkları sansasyonel durumlar ile dindirmeye çalışarak aramaktadırlar.
Yeni Dünya Düzeni ve Toplumsal Baskı
İkinci perspektiften bakıldığında ise; yeni dünya düzeninin genç nesilden beklentilerinin yarattığı baskı ve bunun gençlerin algılarında yol açtığı sapmalar dikkat çekmektedir. Bu düzen, her bir bireyden aynı anda hem farklı olmasını hem de tıpatıp aynı olmasını beklemektedir. Bu karmaşa ile yetişen genç bireyler; özgünlükten, yaratıcılıktan ve muhakeme yeteneğinden yoksun bir biçimde, sadece dikkat çekmek adına sansasyonel girişimlerde bulunmaktadırlar. Milyonlarca benzer genç arasından sıyrılabilmek adına, kendi yarattıkları inanç sistemlerinde kendilerini “halef”, “peygamber” ya da “mehdi” olarak nitelendirerek ayrıcalıklı bir konum oluşturmaya çalışmaktadırlar. Temeli olmayan, mantık süzgecinden geçmemiş fikirleri sadece “yenilik” olsun diye topluma sunmaktadırlar. Bu durum, toplum tarafından dışlanmalarına ve ötekileştirilmelerine yol açmakta; halihazırda sağlıklı olmayan psikolojik durumları, sosyal onaydan mahrum kalmalarıyla daha da kötüleşmektedir.
Yabancılaşma ve Gelecek Nesillerin Psikolojik Sağlığı
Sonuç olarak; gerek ebeveynlerin dijitalleşme sonucu çocuklara yeterli değeri aşılayamaması, gerekse büyüyen dünyada biricikliğini kaybeden neslin fark edilme arzusu, ait olma kavramı için hayati öneme sahip olan “kültür” kavramına zarar vermektedir. Sosyal bir varlık olan insanın bu gibi durumlar dolayısı ile hem kendinden hem de toplumdan uzaklaşarak yabancılaşma yaşaması bireylerin psikolojik halleri üzerinde katlanarak artan zararlara sebebiyet vermekte. Bir çalışma bireyin topluma yabancılaşmasını şöyle anlatmaktadır: “Yabancılaşma kavramı gerçek özden vazgeçme sonucu ortaya çıkan kişiliksizleşme ve kimlik kaybı duygularıyla da tanımlanabilir. İnsansal özün elverişsiz koşullar tarafından çarpıtılması, insanı nevrotik, yabancılaşmış bir yaşam biçimine sürüklemektedir” (Horney, 1994, s. 71-72; akt. Akyıldız, 1998, s. 165). Çalışmada da vurgulandığı üzere bu durum, toplumun ve gelecek nesillerin psikolojik iyilik hali üzerinde telafisi zor zararlar yaratabileceği için fark edilmesi elzem bir meseledir.


