Sınıf, Narsisistik Kırılma ve Nesneleştirilmiş Aşk Üzerine Bir Okuma
Masumiyet Müzesi çoğu zaman “büyük aşk romanı” olarak anılır. Ancak bu anlatıyı yalnızca romantik sadakat üzerinden okumak, metnin altındaki psikolojik ve sınıfsal gerilimi görünmez kılar. Kemal’in Füsun’a duyduğu yoğun bağlılık, yüzeyde fedakârlık gibi görünse de, daha yakından bakıldığında narsisistik kırılma, ideal benlik çatışması ve nesneleştirme dinamiklerini barındırır.
Sınıf Farkı ve İdeal Benlik Çatışması
Kemal, İstanbul burjuvazisinin temsilidir. Hayatı düzenli, öngörülebilir ve sosyal statü açısından güvenlidir. Nişanlısı kendi sınıfındandır; çevresi uyumludur. Füsun ise daha alt sınıftan gelir. Bu farklılık yalnızca ekonomik değil, kültürel bir mesafeye de işaret eder. Kemal’in Füsun’la ilişkisini başlangıçta gizlemesi tesadüf değildir. Füsun, onun kamusal benliğine “yakışmaz.”
Burada devreye ideal benlik girer.
İdeal benlik, kişinin olmak istediği ya da olması gerektiğine inandığı versiyonudur. Bu versiyon çoğu zaman toplumsal aynalar aracılığıyla şekillenir. Kemal’in ideal benliği saygın, uygun biriyle evlenen, çevresi tarafından onaylanan bir erkek figürüdür. Füsun, bu senaryonun dışındadır. Bu nedenle ilişki başlangıçta özel alana hapsedilir.
Ancak paradoks tam da burada başlar: Kemal, arzu ettiği kadını kendi ideal benlik anlatısına entegre edemez. Arzu ile temsil edilmek istenen benlik çatışır. Bu çatışma çözülmeden kalır.
Narsisistik Kırılma ve Obsesif Döngü
Füsun’un Kemal’den uzaklaşmasıyla birlikte mesele değişir. Artık sorun “Bu ilişki bana yakışır mı?” değildir. Sorun “Beni neden seçmedi?”ye dönüşür. İşte bu nokta, narsisistik kırılmanın başladığı yerdir.
Narsisistik kırılma, kişinin kendilik bütünlüğünü tehdit eden bir reddedilme deneyimidir. Kemal için Füsun’un kaybı yalnızca bir aşkın kaybı değildir; seçilmeme, yeterince değerli olmama ihtimaliyle yüzleşmedir. Bu tehdit, yoğun bir obsesif döngüyü tetikler.
Kemal’in yıllarca aynı eve gitmesi, aynı sofraya oturması, Füsun’dan eşyalar çalması ve onları saklaması yalnızca romantik sadakat değildir. Bu davranışlar, kaybı kontrol edilebilir hale getirme çabasıdır. Psikanalitik açıdan bu nesneler geçiş nesnesi işlevi görür. Füsun fiziksel olarak yoktur; ancak ona ait objeler aracılığıyla sembolik bir varlık sürülür.
Öznellikten Nesneleştirmeye Geçiş
Fakat burada daha kritik bir boyut vardır: Füsun’un özne oluşu giderek silinir.
-
Başlangıçta Kemal için Füsun, sosyal olarak kabul edilemeyen bir figürdür.
-
Ardından ulaşılamayan arzu nesnesine dönüşür.
-
En sonunda ise vitrinde sergilenen bir hatıra olur.
Bu süreçte Füsun’un kendi arzusu, kendi yönelimi, kendi öznelliği geri planda kalır. Müze, aşkın anıtı olmaktan çok, kontrol altına alınmış bir kaybın mimarisine dönüşür.
Geç Kalmış Bir Benlik Restorasyonu
Kemal’in müze kurma fikri, yalnızca yasın ifadesi değildir. Aynı zamanda geç kalmış bir ideal benlik restorasyonudur. Başta burjuva kimliğiyle uyumsuz gördüğü ilişkiyi, sonunda “büyük ve trajik aşk” anlatısına dönüştürerek kendini yeniden konumlandırır. Artık o, sosyal normlara uyan bir erkek değil; büyük aşk yaşayan adamdır.
Bu dönüşüm, kaybın içselleştirilmesinden çok, yeniden yazılmasıdır.
Romantik kültür, vazgeçememeyi yüceltir. Ancak psikolojik sağlık, kaybı tolere edebilme kapasitesiyle ilişkilidir. Kemal’in hikâyesinde büyüme yoktur; donma vardır. Yıllar geçer, fakat o aynı anın içinde yaşamayı sürdürür.
Masumiyet Kavramının Sorgulanması
Masumiyet kavramı da bu noktada sorgulanmalıdır. Masumiyet, duygunun yoğunluğu değildir. Masumiyet, karşı tarafı özne olarak tanıyabilme kapasitesidir. Füsun’un bir müzede temsil edilmesi, onu ölümsüzleştirmekten çok, sabitlemek anlamına gelebilir.
Belki de soru şudur: Kemal gerçekten Füsun’u mu sevmiştir, yoksa Füsun üzerinden kendi yaralanmış benliğini mi onarmaya çalışmıştır?
Eğer ikinci ihtimal ağır basıyorsa, o zaman ortada yalnızca bir aşk değil; sınıfsal üstünlük, narsisistik kırılma ve nesneleştirilmiş bir kayıp deneyimi vardır.
Bu nedenle soruyu yeniden sormak gerekir:
Masumiyet Müzesi Gerçekten Ne Kadar Masumdur?


