İnsan zihni, doğası gereği belirsizliğe dayanamaz. Anlam arar, bağ kurmak ister, olayları neden-sonuç ilişkisi içine yerleştirerek kontrol hissi kurmaya çalışır ve bir denge gözetir. Bu yüzden bazı karşılaşmalar yalnızca “tanışma” olarak kalmaz; onlara bir anlam, hatta kader yükleriz. “Onu gördüğüm anda bir şey hissettim, sanki tanışıyor gibiydik.” Bu cümle, romantik olduğu kadar psikolojik bir savunma mekanizmasıdır da. Çünkü rastlantıyı kabullenmek, çoğu zaman kader fikrinden daha ürkütücü gelir. Rastlantı kontrolsüzdür; kader ise düzenlidir. İnsan için düzen, her zaman kaostan daha güvenlidir.
Peki sizce kadersel bağ dediğimiz şey, gerçekten evrende yazılı olan bir eşleşme midir, yoksa kaosu düzenleme çabası mıdır? Psikolojide “kadersel çekim” diye tanımlanan bir şey yoktur fakat yaşattığı hissi açıklayabilecek teoriler vardır ve hiçbiri tamamen romantik değildir.
Tanıdıklık Hissi ve Bilinçdışı Tekrar
İnsan zihni tanıdık olana yönelme eğilimindedir. Bu eğilim, evrimsel olarak hayatta kalma içgüdüsünün duygusal versiyonudur. Tanıdık olan, öngörülebilir ve dolayısıyla daha güvenli algılanır. Çocuklukta sevgiyle eşleştirdiğimiz sesler, yüzler, davranışlar ve hatta duygusal tepkiler; yetişkinlikte “bize tanıdık gelen” insanlara karşı ani bir çekim yaratır. Bu nedenle bazen biriyle tanışırız ve onu yıllardır tanıyormuşuz gibi hissederiz. Çünkü o zaten yıllar öncesinden kalan bir sevgi hatırasını bizde canlandırır ve yaşatır. Aslında tanıdık olan kişi değil, eski bir duygudur.
Psikanalitik açıdan bakıldığında bu durum, nesne seçiminin bilinçdışı tekrarından ibarettir. Yani biz âşık olduğumuzu sanırken, aslında geçmişimizle yeniden karşılaşırız. Bu noktada “kadersel bağ” hissi, geçmişin bugüne sızma biçimi haline gelir. Freud’un tekrar zorlantısı kavramı burada anlam kazanır: İnsan, çözülmemiş duygusal meselelerini bilinçsizce yeniden sahnelemeye eğilimlidir. Aynı tür insanlara çekilmemiz, benzer ilişkilerde acı çekmemiz ya da aynı döngüleri tekrar etmemiz bir tesadüf değildir. Beyin, yarım kalan bir hikâyeyi tamamlamaya çalışır. Bu çaba bazen “kader” adı altında romantize edilir.
Travma Bağı ve Güvenli Acı
Modern psikolojide sıkça göz ardı edilen ama klinik olarak çok güçlü bir kavram vardır: travma bağı. Bazı ilişkiler neden bu kadar yoğun, sarsıcı ve vazgeçilmez hissettirir? Neden mantıksız olduğunu bildiğimiz halde kopamayız? Çünkü beyin, tanıdığı acıyı güvenli sanır. Duygusal olarak kaotik ya da tutarsız çocukluk deneyimi yaşayan bireyler, yetişkinliklerinde bu duygusal düzensizliği “aşk” olarak etiketlemeye daha yatkındır.
Bu noktada çekim, bilinçli bir seçim değil; sinir sisteminin otomatik bir tepkisidir. Yani kader sandığımız şey bazen sadece öğrenilmiş bir duygusal refleks olabilir. Modern insanın en büyük yalnızlığı, görülmemiş hissetmektir. Sosyal medya çağında görünürlük artmış ama gerçek temas azalmıştır. İnsanlar daha çok paylaşır ama daha az anlaşılır. Bu boşluğu doldurmak için insan zihni, “tek ve özel” bir bağ fikrine tutunur. “Kadersel bağ” düşüncesi, yalnızlığa anlam kazandırır. Acıya romantik bir çerçeve sunar. Kaybedilen bir ilişki bile böylece anlamsız bir kayıp olmaktan çıkar, anlatılabilir bir hikâyeye dönüşür; kaderin bir parçası olur. Bu, psikolojik olarak benliği koruyan bir savunma mekanizmasıdır.
Zamanlama ve Dönüştürücü Güç
Belki de kadersel olan kişi değil, karşılaşma anıdır. Belki belirli bir yaşta, belirli bir kırgınlıkta, belirli bir bilinç düzeyindeyken karşımıza çıkan biri; başka hiçbir zamanda aynı etkiyi yaratmayabilirdi. Aynı insan, farklı bir dönemde sıradan kalabilirdi. Yani bir kader varsa, o kader kişide değil; zamanlamadadır. Ve belki de en rahatsız edici gerçek şudur ki: Bazı insanlar hayatımıza kalmak için değil, bizi dönüştürmek ve geliştirmek için girer. Öğretir, sarar, kırar ve gider. Kadersel bağ fikri, bu geçiciliği katlanılabilir kılar. Çünkü insan, acının boşuna yaşanmadığını düşünmek ister.
Psikoloji burada şunu söyler: Aşk, çoğu zaman sandığımız kadar “göksel” değil; ama sandığımızdan çok daha derin bir zihinsel süreçtir. Kadersel bağ fikri tamamen bir yanılsama olmayabilir. Ancak onun gerçek gücü, karşılaştığımız kişide değil; o kişinin bizde uyandırdığı dönüşümdedir. Belki de kader, kiminle tanıştığımız değil, o tanışmadan sonra artık kim olamadığımızdır. Belki de asıl mesele, kadersel bağ olup olmadığını kanıtlamak değil; bu inancın bize ne yaptığıdır. İnsan zihni, bazı karşılaşmaları “özel” ilan ederek onlara daha fazla dikkat, emek ve anlam yükler. Bu da ilişkilerin dönüştürücü gücünü artırır. Yani kader fikri, gerçeği açıklamaktan çok, deneyimi yoğunlaştıran bir çerçeve işlevi görür. İnandığımız şey, yaşadığımız duygunun derinliğini belirler. Bu yüzden kadersel bağ, nesnel olarak var olmasa bile öznel olarak gerçektir. Ve psikoloji için bazen en önemli gerçek, yaşananın doğruluğu değil; bireyin onu nasıl anlamlandırdığıdır.

