Epstein dosyası, yalnızca hukuki ve siyasi bir skandal olarak değil; güç, manipülasyon, travma ve toplumsal inkâr mekanizmaları açısından da incelenmesi gereken çok katmanlı bir vakadır. Bu olay, bireysel patolojinin ötesinde, güç ilişkilerinin psikolojik doğasını ve sistemsel körlükleri anlamlamak için önemli bir örnek sunmaktadır. Gücün denetimsiz kaldığı durumlarda, etik sınırların nasıl esneyebildiği ve sosyal çevrenin bu sürece nasıl eşlik edebildiği bu vaka üzerinden daha görünür hale gelmiştir.
Güç sahibi bireylerin sosyal çevrelerinde yarattığı “dokunulmazlık algısı”, sosyal psikoloji literatüründe otoriteye itaat ve statüye atfedilen güven kavramlarıyla açıklanır. Milgram’ın (1963) itaat deneyleri, bireylerin otorite figürlerinin yönlendirmesi altında ahlaki sorgulamalarını bastırabildiklerini göstermiştir. Güç ve prestij, eleştirel düşünmenin askıya alınmasına ve sorumluluğun otorite figürüne devredilmesine yol açabilir. Bu durum yalnızca failin davranışlarını değil; çevredeki tanıkların, çalışanların ve sosyal çevrenin sessizliğini de anlamlandırmamıza yardımcı olur.
Kişilik Özellikleri ve Sistemsel Destek
Amerikan Psikiyatri Birliği’nin (2022) Tanısal ve Sayımsal El Kitabı’na göre antisosyal kişilik özellikleri; empati eksikliği, başkalarının haklarını ihlal etme ve suçluluk duymama gibi davranışlarla ilişkilidir. Güçle birleşen bu özellikler manipülasyon kapasitesini artırabilir ve sınır ihlallerini normalleştirebilir. Bununla birlikte, bu tür vakaları yalnızca bireysel kişilik özelliklerine indirgemek yetersizdir. Çünkü güç, yalnızca bireyin içsel özelliklerinden değil; onu destekleyen sosyal ağlardan ve kurumsal yapılardan da beslenir. Sessizlik kültürü, örtük onay ve çıkar ilişkileri, istismar döngüsünün sürmesine katkı sağlayabilir.
Grooming ve Travma Bağı
Epstein dosyasında dikkat çeken önemli süreçlerden biri “grooming” olarak adlandırılan sistematik hazırlama ve alıştırma sürecidir. Grooming, failin mağdurla güven ilişkisi kurarak sınırları aşamalı biçimde ihlal etmesini içerir. Bu süreçte maddi imkânlar, sosyal statü, ayrıcalık vaatleri ve duygusal manipülasyon araç olarak kullanılabilir. İlk etapta masum görünen temaslar, zamanla bağımlılık ve kontrol ilişkisine dönüşebilir. Travma literatüründe “travma bağı” kavramı, mağdurun faille geliştirdiği karmaşık bağlanma örüntüsünü açıklar. Dutton ve Painter’a (1993) göre aralıklı ödül-ceza döngüsü, güçlü bir psikolojik bağ oluşmasına neden olabilir ve mağdurun ilişkiden kopmasını zorlaştırabilir.
Öğrenilmiş Çaresizlik ve Hayatta Kalma Stratejileri
Mağdurların neden erken dönemde uzaklaşmadığı sorusu, çoğu zaman toplumsal yargılayıcılıkla dile getirilir. Oysa öğrenilmiş çaresizlik kuramı (Seligman, 1975), tekrar eden kontrol kaybı deneyimlerinin bireyin kaçma motivasyonunu zayıflattığını göstermektedir. Travmatik stres; bilişsel daralma, yoğun kaygı, donakalma tepkisi ve dissosiyatif belirtilerle birlikte görülebilir. Bu psikolojik süreçler, dışarıdan bakıldığında “pasiflik” gibi algılansa da aslında hayatta kalma stratejileridir. Bu nedenle mağdur davranışlarını yalnızca rasyonel seçim çerçevesinde değerlendirmek eksik ve indirgemeci bir yaklaşım olacaktır.
Seyirci Etkisi ve Sorumluluğun Dağılması
Bu vaka aynı zamanda “seyirci etkisi” kavramıyla da ilişkilidir. Darley ve Latané’nin (1968) araştırmaları, bir olaya birden fazla kişinin tanık olduğu durumlarda müdahale olasılığının azaldığını ortaya koymuştur. Güçlü ve itibarlı bir figür söz konusu olduğunda sorumluluk daha da dağılabilir ve insanlar başkalarının harekete geçeceğini varsayarak pasif kalabilirler. Bu pasiflik çoğu zaman bilinçli bir onay değil; sorumluluğun psikolojik olarak dağılmasıdır. Ancak sonuç itibarıyla sessizlik, istismar sistemini dolaylı biçimde besler.
Bilişsel Çelişki ve Toplumsal İnkâr
Festinger’in (1957) bilişsel çelişki kuramı toplumsal körlüğü açıklamada önemli bir çerçeve sunar. Bireyler, inandıkları dünya düzeni ile karşılaştıkları rahatsız edici gerçeklik arasında uyumsuzluk yaşadıklarında, çoğu zaman gerçeği inkâr etmeyi, küçümsemeyi ya da rasyonalize etmeyi tercih ederler. “Bu kadar güçlü biri böyle bir şey yapmaz” düşüncesi, psikolojik bir savunma mekanizması olarak işlev görebilir. Böylece kişi hem adalet duygusunu hem de dünya algısını koruduğunu varsayar.
Medya ve Komplo Psikolojisi
Medya boyutu ise travmatik merak ve komplo psikolojisiyle ilişkilidir. Douglas ve arkadaşları (2017), komplo teorilerinin belirsizlik karşısında kontrol duygusu sağladığını belirtmektedir. Büyük ve karmaşık olaylar karşısında insanlar basitleştirilmiş anlatılara yönelerek psikolojik rahatlama yaşayabilirler. Ancak bu tür anlatılar, odağı sistematik istismardan uzaklaştırarak mağdurların deneyimlerini gölgede bırakma riskini taşır.
Sonuç
Sonuç olarak bu vaka, bireysel sapmanın ötesinde; güç, sistem ve toplumsal suskunluk üçgeninde değerlendirilmelidir. Güç ve statü, ahlaki sınırların algılanışını dönüştürebilir; sosyal çevre ise bu dönüşümü ya durdurur ya da pekiştirir. Psikoloji alanı açısından temel soru şudur: Güçle karşılaşan birey ve toplum, etik sorumluluğunu nasıl koruyabilir? Bu soruya verilecek yanıt, yalnızca akademik değil; etik ve toplumsal bir sorumluluk taşımaktadır.
Kaynakça
-
Amerikan Psikiyatri Birliği. (2022). Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı (5. baskı, metin revizyonu).
-
Darley, J. M., ve Latané, B. (1968). Acil durumlarda seyirci müdahalesi üzerine araştırmalar.
-
Douglas, K. M., Sutton, R. M., ve Cichocka, A. (2017). Komplo teorilerinin psikolojisi.
-
Dutton, D. G., ve Painter, S. (1993). İstismarcı ilişkilerde duygusal bağlanma.
-
Festinger, L. (1957). Bilişsel Çelişki Kuramı.
-
Milgram, S. (1963). Otoriteye itaat üzerine davranışsal araştırma.
-
Seligman, M. E. P. (1975). Öğrenilmiş Çaresizlik: Depresyon, Gelişim ve Ölüm.


