Psikoloji, günümüzde değeri giderek daha çok fark edilen alanlardan biri haline geldi. Günümüzde adeta bir ‘kişisel gelişim’ çağında yaşıyoruz. Sosyal medya akışlarımızdan kitapçı raflarına kadar her yer, travmalarımızı tespit etmek, içimizdeki çocuğu kucaklamak ve manipülasyonlardan korunmak üzerine kurulu önerilerle dolu. Tabii ki psikolojinin bu kadar erişilebilir olması değerli bir gelişme. Ancak bu durumun pek konuşulmayan bir yan etkisi var. Psikolojiye olan bu ilgi arttıkça, kendini anlamaya ilişkin beklentiler de artıyor fakat bu süreç her zaman beklenen hafifliği ve güçlenme hissini getiremeyebiliyor. Çoğu zaman kendimizi daha iyi tanıdıkça rahatlamayı beklerken, zihinsel olarak daha yorgun olduğumuzu fark edebiliyoruz. Farkındalık sahibi olmak, sürekli kendini analiz etmek, her davranışının sebebini bilmek ve mantıklı kararlar alabilmek… Bunlar kulağa hoş gelse de farkındalık aşırılığı yapaylık hissini arttırabiliyor, anda kalmak zorlaşabiliyor ve zihinde yaşar hale gelinebiliyor. Kimi zaman her şey yerli yerinde görünürken bile kendimizi hayattan biraz uzaklaşmış gibi hissedebiliyoruz. Bu durum, literatürde direkt bir tanı olarak yer almasa da farkındalık arttıkça ortaya çıkabilen ve çoğu zaman fark edilmeyen bir zihinsel yorgunluk halini gösteriyor.
Farkındalık Her Zaman Rahatlatır mı?
Farkındalığın rahatlattığı, ipin ucunu buldurttuğu anlar var elbette. Özellikle psikolojik destek sürecinde, danışmanla birlikte alınan yolda kimi zaman öyle farkındalıklar yaşanır ki sanki üstümüzden görünmez bir yük kalkar. Bazen ise bu farkındalıklar günlük yaşamımızda ortaya çıkar: Çevremizdeki insanın söylediği bir söz, zihnimizle baş başa kaldığımız bir anda içimizden geçen bir cümle ya da öylesine yaşanan bir his, bizi beklenmedik bir şekilde farkındalığa götürebilir. Ancak her farkındalık bu kadar hafifletici olmayabilir. Bazı anlarda bir şeyleri daha net görmeye başladıkça rahatlamak yerine zihinsel olarak daha fazla yük hissettiğimizi fark edebiliriz. İşte farkındalığın yükü tam olarak burada başlıyor. Neden kötü hissediyorum, neden öyle söyledim, neden isteksizim gibi sorularla boğuşuruz fakat bu sorular artık o kadar fazladır ki kendini bilmekten çok kendini yargılamaya varır.
Anlamak ile Hissetmek Arasındaki Fark
Bazı insanlar için bir hissin nedenini bilmek, o hissi yaşamayı kolaylaştırmak yerine zorlaştırabilir. Ne yaşadığımızı, bunun nereden geldiğini ve neden böyle hissettiğimizi açıklayabilsek de o hissin kendisiyle temas etmeyi mümkün kılmaz. Zamanla duygularına dışarıdan bakan, anın içinde kalmakta zorlanan ve hissizleştiğini düşünen biri haline gelebiliriz. Hatta içimizde bir yerlerde sürekli durum bildirgesi yapan yapay bir gözlemci büyütürüz ve bu gözlemci bizim adeta bir düşmanımız haline gelebilir. Bazen her şeyi anlatabilir fakat hissetmekte zorlanırız. Bazen ise duyguyu analiz etmekten duyguyu yaşamayı unuturuz. Hayatın doğal akışında kayboluruz. Duygularımızı hissetmek yerine anlamayı tercih etmek önce bize inanılmaz bir güç hissi verir. Çünkü artık her şey kontrolümüzde gibidir. Her şeyi bildiğimizi sanarız. Ama aslında kendimize yakınlaşmak yerine uzaklaşıyoruzdur. Aslında bu yüzden anlamak ile hissetmek arasındaki mesafeyi maalesef çoğunlukla fark etmiyoruz.
Aslında dönüp baksak aynaya, insan olduğumuzu hatırlasak; her şeyi anlamanın mümkün olmadığını anlarız.
Farkındalık Kontrol İhtiyacına Dönüştüğünde
Her şeyi anlayamayacağımız gibi her şeyi de kontrol etmemiz insan olarak mümkün değil. Fakat insanoğlu gariptir ki kontrol konusunda çok hırslı ve bu çoğu zaman sadece zarar verir. Bu hırs yüzünden neden böyle hissettiğimizi merakla değil huzursuzlukla sorar oluruz kendimize. Farkındalık oysa kendimizle temas etmenin bir aracıyken şefkatsiz bir canavara dönüşmenin aracı olmuştur. Yaşadığımız her duygunun mutlaka bir açıklaması olması gerektiğine inanır hale geliriz artık. Açıklaması olsun ki kontrol edebilelim, kontrol edebilelim ki güç bizde olsun. Bu noktada artık belirsizliğe katlanmak da zorlaşır. Belirsizlik bizim için büyük bir tehdit ve kaygı kaynağı haline gelir. Fazla farkındalığın karanlık noktasını görmediğimiz sürece hissettiğimizi yaşamayı seçmek yerine, hislerimizi yönetmeyi seçerek yorucu bir iç dünya inşa ederiz.
Sonuç Olarak
Sonuç olarak; farkındalık, kendimizle kurduğumuz ilişkiyi derinleştirir fakat nasıl ve ne kadar kullandığımız önemlidir. Kendini anlamaya çalışmak bazen iyileştiricidir evet ama bazen insanı kendi iç dünyasında sürekli tetikte tutan yorucu bir maratona götürebilir. Bu noktada asıl mesele farkındalıktan vazgeçmek değildir. Farkındalıkla kurulan ilişkiyi yeniden gözden geçirebilmektir. Her duygunun anlaşılmaya, açıklanmaya veya kontrol edilmeye ihtiyacı olmadığını, bazı hislerin sadece yaşanması gerektiğini anlamak da iyi oluşun bir parçasıdır. Belki de asıl iyileştirici olan kendimizi sürekli çözümlemek değil; kendimize şefkatli güvenli bir alan yaratmaktır.


