Sosyal psikolojide bazı deneyler vardır ki yalnızca bir bulguyu değil, insanın dünyayı nasıl algıladığını da kökten sorgulatır. Muzaffer Sherif’in 1930’lu yıllarda gerçekleştirdiği Otokinetik Etki Deneyi tam olarak böyle bir çalışmadır. İlk bakışta karanlık bir odada hareket ediyormuş gibi görünen bir ışık noktasından ibaret gibi görünse de aslında bu deney belirsizlik karşısında bireyin ve grubun nasıl bir “gerçeklik” inşa ettiğini çarpıcı biçimde ortaya koyar.
Bu deneyi ilk kez Sosyal Psikoloji dersinde duyduğumda, sonuçları tahmin ettiğimi sanmıştım. Bana göre bireyler önce yalnızken bir norm oluşturacak, grup içinde bu normdan etkilenecek ama tekrar yalnız kaldıklarında kendi eski referanslarına geri döneceklerdi. Ancak Sherif’in bulguları tam tersini söylüyordu. İnsan, farkında bile olmadan, grubun ürettiği normu içselleştiriyor ve grup ortadan kalksa bile bu normdan vazgeçmiyordu. İşte bu nokta, deneyi benim için sıradan bir algı çalışması olmaktan çıkarıp psikolojik gerçeklerin merkezine yerleştirdi.
Deneyin Psikolojik Temeli: Belirsizlik ve Algı
Deneyin temelinde otokinetik yanılsama adı verilen bir algısal olgu yer alır. Karanlık bir odada, sabit duran küçük bir ışık noktası, referans noktası olmadığı için hareket ediyormuş gibi algılanır. Sherif bu belirsizliği bilinçli olarak kullanır. Çünkü amacı, insanların kesin bir doğruya ulaşamadıkları durumlarda nasıl yargıda bulunduklarını gözlemlemektir. Katılımcılara ışığın ne kadar hareket ettiği sorulur; ancak ortada ölçülebilir, nesnel bir doğru yoktur.
Bireyler deneye yalnız girdiklerinde, tamamen öznel ölçütler geliştirirler. Her biri zamanla kendi “normal” aralığını oluşturur ve tahminlerini bu aralığın çevresinde sürdürür. İlginç olan nokta, bu yargıların rastgele dağılmaması; aksine kişinin kendi içinde tutarlı bir düzen kurmasıdır. İnsan zihni, belirsizliğe uzun süre dayanamaz ve mutlaka bir referans noktası yaratır.
Grup İçinde Gerçekliğin İnşası ve Sosyal Norm
Asıl çarpıcı sonuçlar ise grup oturumlarında ortaya çıkar. Aynı belirsiz uyaranla bu kez birkaç kişi birlikte karşılaştığında, bireysel normlar yavaş yavaş birbirine yaklaşır. Kimse “doğru cevap bu” demez, kimse liderlik iddiasında bulunmaz; fakat zamanla ortak bir aralık oluşur. Daha da önemlisi, bu ortak norm daha sonra bireyler tekrar yalnız kaldığında bile korunur. Grup artık fiziksel olarak orada olmasa bile, onun etkisi zihinde yaşamaya devam eder.
Bu bulgular, Bilgilendirici Sosyal Etki kavramını somut biçimde anlamayı sağlar. İnsanlar gruba uydukları için değil, grubun sunduğu bilginin doğru olduğuna inandıkları için kendi yargılarını değiştirirler. Sherif’in deneyi, Sosyal Normların yalnızca baskı yoluyla değil, belirsizlik anlarında “gerçeği birlikte inşa etme” ihtiyacından doğduğunu gösterir.
Deneyin Sınırlılıkları ve Bilimsel Gücü
Elbette deneyin sınırlılıkları vardır. Katılımcıların tamamının erkek üniversite öğrencilerinden oluşması ve deney ortamının gündelik hayattan oldukça kopuk olması, dış geçerliği düşürür. Ancak tam da bu yapaylık sayesinde iç geçerlik oldukça yüksektir. Herkes aynı belirsiz uyaranla karşı karşıyadır ve ölçülen şey tam olarak hedeflenen süreçtir: belirsizlik karşısında norm oluşumu.
Dijital Dünyada Otokinetik Etki
Bugün bu deneyin etkilerini görmek için karanlık bir laboratuvara girmemize gerek yok. Günlük hayat belirsizliklerle dolu. Özellikle dijital dünyada bu durum çok daha görünür hâle gelmiş durumda. Örneğin çevrim içi alışverişte, bir ürünü ilk kez alacak olan biri için neredeyse her şey belirsizdir: Ürün gerçekten kaliteli mi, satıcı güvenilir mi, fotoğraflar gerçeği yansıtıyor mu? İşte bu noktada kullanıcı yorumları ve puanlar devreye girer. Binlerce kişinin verdiği yıldızlar ve yazdığı kısa değerlendirmeler, o ürün için bir “normal değer” oluşturur. Ürünü daha önce deneyimleyen bireyler farkında olmadan bir grup normu üretir; yeni alıcılar da bu normu referans alarak karar verir.
Benzer bir durumu sosyal medyada da görmek mümkündür. Bir olay hakkında ne düşüneceğimizi bilmediğimizde, başkalarının tepkilerine bakarız. Beğeni sayıları, yorumlar, paylaşımlar; hepsi bize neyin “makul”, neyin “abartılı”, neyin “normal” olduğu konusunda ipuçları sunar. Tıpkı Sherif’in deneyindeki ışık noktası gibi, ortada net bir gerçek olmadığında, gerçeklik sosyal olarak şekillenir.
Muzaffer Sherif’in Otokinetik Etki Deneyi, bu yüzden yalnızca psikoloji tarihinin erken dönemlerine ait bir klasik değildir. Bugün hâlâ, bireyin grup içinde nasıl düşündüğünü, nasıl öğrendiğini ve nasıl içselleştirdiğini anlamamıza yardımcı olur. Asch’in çizgi deneyi ya da Milgram’ın itaat çalışmaları kadar popüler olmasa da bu deney onların temelini atan sessiz ama güçlü bir yapı taşıdır.
Sonuç
Belirsizlikle karşılaştığımız her an ister farkında olalım ister olmayalım, bir Sherif deneyinin içindeyiz. Ve çoğu zaman düşündüğümüzden çok daha fazla, birlikte düşündüğümüz gibi düşünüyoruz.

