Mantık, doğru düşünmenin kuralıdır. Akıl yürütme, yargılama ve muhakeme etme gibi kavramların tamamı mantık ilminin içerisinde yer alır. Grekçede mantığın karşılığı olan logos, insanın düşünerek anlamaya ve hakikate ulaşma çabasını ifade eder. Bu yönüyle mantık, hayat yolunda doğru düşünmenin ve doğru kararlar alabilmenin temelini oluşturur. Nitekim Nevzat Tarhan, bir kitabında mantığın gayesini; bilinenden hareketle bilinmeyene, görünenden hareketle görünmeyene, yanlış davranıştan hareketle doğru davranışa ve gerçeğe ulaşmak şeklinde açıklar. Bu anlamda mantık, insanı doğru bilgiye ulaştıran önemli bir armağandır.
Ancak burada durup sormak gerekir: İnsan yalnızca bilişsel süreçlerden mi ibarettir? Mantıkla ayakta kalmaya çalışmak, her şeyi analiz etmek, sürekli düşünmek ve duyguları bir kenara itmek, gerçekten bizi daha sağlıklı bir noktaya mı taşır? Modern yaşamda çoğu zaman üzülmeyi, kaygılanmayı ya da öfkelenmeyi bir zayıflık ya da mantıksızlık olarak görmeye meyilliyiz. Oysa psikoloji bize şunu söyler: Bastırılan duygular ortadan kaybolmaz; aksine bedende birikir. Sürekli “iyi düşündüğümüzü” sanırken, aslında kendimizi fark etmeden yorgunluğa ve tükenmişliğe sürüklüyor olabiliriz. Duygularla temas kurmamak, kişinin kendini yalnız ve anlaşılmamış hissetmesine; uzun vadede ise stres hormonlarının artmasına neden olabilir.
Oysa iyileşme, duyguları inkâr etmekle değil; onları kabul etmekle başlar. Kalbe yönelmek, psikolojik anlamda duygusal farkındalık geliştirmeyi, hissedilene alan açmayı ve kendine daha şefkatli bir yerden yaklaşmayı mümkün kılar.
Ruminasyon: Düşüncenin Tükenişe Dönüşmesi
Akla aşırı yaslanan bireyler, bunun bedelini çoğu zaman aşırı düşünme ile öderler. Psikolojide bu durum ruminasyon olarak adlandırılır. Ruminasyon, kelime anlamıyla zihinsel geviş getirme demektir; yani bir düşüncenin, bir duygunun ya da bir yaşantının zihinde tekrar tekrar döndürülmesi hâli.
Elbette düşünmek vazgeçilmez bir zihinsel eylemdir. Ancak denge kaybolduğunda, düşünme işlevsel olmaktan çıkarak hayatı yaşanamaz kılan, yararsız bir forma bürünebilir. Sürekli muhakeme etmek; olayların nedenini, anlamını ve sonucunu defalarca gözden geçirmek; “keşke”ler, olası senaryolar ve suçlayıcı iç konuşmalarla zihni meşgul etmek ruminatif düşünmenin temel özellikleridir.
Bu noktada kişi, daha çok düşünerek acıyı daha az hissedeceğini zanneder. Oysa bu bir yanılgıdır. Ruminasyon, acıyı azaltmaz; aksine onun zihinsel olarak sürekli canlı kalmasına neden olur. İşlevselliği düşürür, bireyi aktif hayatın içinden çekip alır ve kişiyi duygularıyla temas etmekten uzaklaştırır. Bu yönüyle ruminasyon, yararsız bir kaçınma biçimi olarak değerlendirilebilir.
Kaygılardan, korkulardan ve zorlayıcı duygulardan kaçmak için düşünceleri zihinde döndürüp durmak, kısa vadede geçici bir rahatlama sağlayabilir. Ancak uzun vadede bireyi anlamlı olandan uzaklaştırır ve psikolojik bedeli oldukça yüksek olur.
Zehirli Pozitiflik ve İçsel Yabancılaşma
Duyguların bastırılmasının bir diğer kaynağı ise çağımızda yaygınlaşan zehirli pozitiflik anlayışıdır. Sürekli iyi hissetmemiz gerektiği, her koşulda pozitif olmamızın beklendiği bir kültür içerisinde yaşıyoruz. Sosyal medyada sergilenen kusursuz hayatlar, verimli günler ve mutlu anlar; zorlanmayı, duraksamayı ve yavaşlamayı birer zayıflık gibi göstermektedir.
Bu durum bireyi kaçınılmaz olarak karşılaştırmaya iter. Karşılaştırmak ise zihni geçmişte ve gelecekte tutan, ruminatif düşünmeyi besleyen bir süreçtir. İyi hissetmediğimizde bu duyguyu bastırmamız gerektiğini düşünür, üzüntüden ve kaygıdan hızla kaçmaya çalışırız.
Oysa hayat yalnızca mutluluktan ibaret değildir. Dünya zıtlıklarla kaimdir; mutluluğun karşısında üzüntü, huzurun karşısında sıkıntı vardır. Sürekli olumlu düşünmeye çalışmak geniş bir perspektif sunmaz; aksine insanın kendi iç gerçekliğinden kopmasına neden olabilir. Sürekli mutlu olma çabası, bireyin yaşam amacını ve anlam duygusunu zedeleyebilir.
Psikolojik iyilik hâli, duyguların yokluğu değil; duygularla kurulan sağlıklı ilişkidir. Hayat engebelidir; yollar her zaman düz değildir. Önemli olan zorlukların varlığı değil, onları nasıl karşıladığımızdır. Dengeli bir duruş sergileyebilmek, duygulara alan açabilmek ve onları bastırmadan taşıyabilmek psikolojik dayanıklılıkın temelini oluşturur.
Mevlânâ’nın ifade ettiği gibi, sıkıntılar birer misafir gibidir; gelip geçerler. Asıl mesele, bu misafirleri nasıl ağırladığımızdır. Zorluklar ruhu daraltabilir; ancak onları inkâr etmek yerine kabul etmek, insanı daha dayanıklı bir hâle getirir. Güçlü olmak, hiç kırılmamak değil; kırıldığımız yerden yeniden var olabilmektir.
Akıldan Kalbe Yolculuğun Sonu: Kabul ve Rıza
Mutluluk dediğimiz kavram, hayatı olduğu gibi kabul edebilmekle; zorluklarına razı olabilmekle ve irademiz dışında gelişen şeylerin de varlığına teslim olabilmekle anlam kazanır. Bu kabul, pasif bir vazgeçiş değil; aksine, yaşananların iyileştirilmesi için çaba göstermeyi de içinde barındıran bilinçli bir duruştur. Çünkü bize verilene razı olmadığımızda, rahat etmek ve kurtulmak ümidiyle bir yerlere kaçmaya çalışırız. Oysa çoğu zaman kaçtığımız yerde, daha büyük zorluklarla yüzleşiriz.
Akıldan kalbe bir yolculuk yapabilmek için kabul etmeye ve rıza göstermeye gönüllü olmak gerekir. Duygularımızı hissetmeye izin vermek; zorlanmaların ve hayatımızdaki güçlüklerin bizlere taşıdığı hikmetleri, sakladığı anlamları fark edebilmek önemlidir. Bu zorlukları, bizi daha ileriye taşıyan birer merhale olarak görebilmek, insanın içsel olgunlaşma sürecini başlatır.
Zihnimizle ne kadar fazla meşgul olursak, kalbimize o kadar mesafe alırız. Oysa her şeyi kontrol etmeye çalışmak yerine biraz durmak; kalbe yönelmek ve onunla temas kurmak gerekir.
Kendi iç dengemizi bulabildiğimiz, aklımızla kalbimiz arasında yol kurabildiğimiz güzel günlere…


