Duyguyu Paylaşmak mı, Yorum Yapmak mı?
İfade ettiğimizi sandığımız şey çoğu zaman duygumuz değil de yorumumuz olabilir. Birçok insan ilişkilerinde duygularını açıkça ifade ettiğini düşünür. “Ben sadece ne hissettiğimi söylüyorum” cümlesi sık duyulur ve çoğu zaman samimi bir niyet taşır. Fakat çoğunlukla ifade edilen şey bir duygu değil, karşı tarafa yöneltilmiş bir yorumdur. Kişi kendini anlatmaya çalışırken aslında karşısındakini tarif eder; bu şekilde paylaşım fark edilmeden eleştiriye dönüşür. Söylenen sözler doğru dahi olsa, içerdiği anlam karşı tarafta savunma yaratır. Örneğin “Kırıldım” demek ile “Beni umursamıyorsun” demek aynı olaydan doğmuş olabilir. İlk cümlede kişinin kendi yaşantısı anlatılırken, ikinci cümlede karşı tarafın niyetini tanımlar. Bu küçük fark konuşmanın yönünü tamamen değiştirir. Duygu paylaşıldığında ilişki alanı açılır; suçlama yapıldığında ise iletişim bir anda haklılık mücadelesine döner. Taraflar artık anlamaya değil, kendini anlatmaya çalışır.
İlişkilerde tartışmaların hızla büyümesinin nedeni genellikle konuşulan konular değil, kullanılan dildir. İnsanlar duygularını ifade ettiğini düşünürken aslında karşısındakine kendi düşüncesine göre bir rol yükler; ilgisiz, düşüncesiz veya bencil. Kişiler bu etiketleri duydukça konuşmayı tıkar ve birbirini duymakta zorlanırlar. Çünkü kimse karakterinin tartışıldığı bir yerde kendini güvende hissetmez.
Duygu ile Suçlama Arasındaki Fark
Duygu, kişinin iç dünyasında yaşadığı bir durumdur; suçlama ise karşı taraf hakkında yapılan bir çıkarımdır. Örneğin; “Yalnız hissettim” bir duygudur, “Beni yalnız bırakıyorsun.” bir yargıdır. İlk cümlede anlaşılma ihtiyacı doğurur, ikinci cümlede ise kişide kendini savunma ihtiyacı oluşturur. Bu yüzden iki cümle benzer görünse dahi ilişkide bıraktığı etki tamamen farklıdır.
Duygular kişisel olduğu için tartışılmaz; yorumlar ise tartışmaya açıktır. Birine kırıldığınızı söylediğinizde buna itiraz etmesi mümkün değildir, ancak onu kırdığını söylediğinizde çoğu zaman itirazla karşılaşırsınız. Böylece konuşma duyguyu anlamaktan uzaklaşıp kimin haklı olduğunun konuşulduğu bir tartışmaya dönüşür. Tartışma uzadıkça taraflar yorulur, ama çözüm yine kendini göstermez.
Bu yüzden birçok tartışma çözümsüz kalır: taraflar farklı şeyler konuşur. Biri yaşadığı duygunun görülmesini isterken, diğeri kendini savunmaya çalışır. Ortak bir zemin oluşmadığı için iletişim de giderek sertleşir. Oysa çoğu zaman iki tarafın da ihtiyacı birdir; anlaşılmak.
Suçlamak Neden Daha Kolaydır?
Genellikle duyguyu doğrudan söylemek kırılganlık gerektirir. İnsan incindiğini, korktuğunu ya da değersiz hissettiğini söylediğinde savunmasız kalacağı düşüncesine kapılır. Bu nedenle çoğu kişi duygusunu açıkça söylemek yerine davranışı eleştirir. Eleştiri kısa süreli bir güç hissi verir; kişi kendini koruduğunu düşünür ve kontrolün kendisine geçtiğini hisseder.
Oysa suçlama kısa vadede rahatlatıcı olsa da uzun vadede uzaklaştırıcıdır. Çünkü suçlama karşı tarafta iki tepkiye yol açar; savunma ya da geri çekilme. Her iki durumda da kişi anlaşılma ihtiyacını karşılayamaz ve aynı tartışma tekrar eder. Tartışma bittikten sonra dahi gerilim sürer; çünkü sorun çözülmemiş, yalnızca ertelenmiştir.
Bu durum özellikle yakın ilişkilerde belirgindir. Aslında insan en yakınındaki kişiye duygusunu söylemekte zorlanır; çünkü kaybetme ihtimali daha gerçek görünür. Bu yüzden kişi duygularını dolaylı biçimde ifade etmeyi tercih eder; sitem, imâ ya da sert eleştiri. Zamanla iletişim çözüm üretmek adına değil yıpratıcı bir alışkanlığa dönüşür ve kişiler iletişimden kaçınmaya başlar.
İfade Biçimi Değiştiğinde İlişki Değişir
Aynı durum farklı bir dille ifade edildiğinde iletişim tamamen değişebilir. Kişi “Hiç benimle ilgilenmiyorsun” demek yerine “Bugün seninle konuşmaya ihtiyacım vardı” dediğinde karşısındaki kişiye farklı bir imkân tanır. İlk cümle karaktere yöneliktir, ikinci cümle ise ihtiyaca. Bu küçük değişiklik karşı tarafın kendini savunmak yerine anlamaya yaklaşmasını sağlar.
Duyguya odaklanan ifade, karşı tarafı hatalı olmaktan çıkarır ve ilişkiyi ortak bir zemine taşır. Böylece mesele kimin doğru olduğu değil, neyin önemli olduğu hâline gelir. İnsan anlaşılmaya yaklaştıkça sertliğe ihtiyaç duymaz; çünkü artık duyulma ihtimali vardır. Konuşma yavaşlar ve taraflar birbirinin cümlesini tamamlamak yerine dinlemeye başlar.
İlişkilerde yakınlık mükemmel konuşmalardan değil, hataların onarılabilmesinden doğar. Bu onarım ise çoğu zaman basit bir cümleyle başlar; “Aslında sana kızgın değildim, kırılmıştım.” Bu şekilde bir ifade, tartışmanın yönünü değiştirebilir ve iki tarafın da kendini daha güvende hissetmesini sağlar.
İlk adım duyguyu fark etmektir; ancak ilişkiyi değiştiren adım onu nasıl dile getirdiğimizdir. Konuşurken kendimizi mi anlatıyoruz, yoksa karşımızdakini mi tarif ediyoruz? Çoğu zaman ilişkiler büyük sorunlardan değil, küçük ifade farklarından şekillenir. Belki de ilişkilerimizi değiştiren şey büyük konuşmalar değil, küçük ifade farklarıdır. Kendimizi anlatmaya başladığımız yerde tartışmalar azalır, bağ güçlenir.


