Evet! Bizler mutluluğa kısmen bağlanabiliriz. Mutluluk, tarih boyunca hem felsefenin hem de psikolojinin en çok tartışılan kavramlarından biri olmuştur. Birçok kişi tarafından mutluluk, kalıcı olarak elde edilmesi gereken bir hedef ya da ulaşılması gereken bir amaç olarak algılanır. Fakat modern psikolojide mutluluğun ne yapısı ne de işleyişi itibarıyla “sürekli” olabilecek bir duygu olmadığı vurgulanır. Bu nedenle, mutluluğun kendisine bağlanmak ya da onu sürdürmeye yönelik yoğun bir arzu geliştirmek, kişinin psikolojik dengesi üzerinde önemli etkiler yaratabilir.
Bu yazımda kişinin mutluluğa bağlanma olasılığını duygusal, nörobiyolojik ve davranışsal boyutlarıyla ele alacağım. İlk olarak mutluluk duygusunun “geçiciliği” üzerinde durmalıyım. Duygular, doğaları gereği dalgalanan, süreklilik göstermeyen içsel yaşadığımız deneyimlerdir. Pozitif bir olay yaşandığında mutluluk hissi yükselir; fakat zamanla kendiliğinden normale döner. Psikolojide bu duruma “hedonik adaptasyon” ya da “duygusal alışma” denir. Örneğin çok istediğimiz bir kıyafeti ilk aldığımızda duyduğumuz sevinç ve heyecan zamanla azalır ve bu kıyafet sıradanlaşır.
Beyin, yüksek pozitif duyguları bir süre sonra “yeni normal” olarak kabul eder. Bu yüzden mutluluğa bağlanmak, aslında beynin doğal çalışma mekanizmasına aykırıdır; çünkü hiçbir duygu, özellikle de yoğun bir mutluluk, uzun süre aynı şiddette var olamaz.
Mutluluğa bağlanmanın ikinci aşaması ise beynin ödül sistemi ile ilişkilidir. Bilinenin aksine dopamin, mutluluktan çok “beklenti ve motivasyon” ile ilgili bir nörotransmitterdir. Mutluluk yaşadığımızda dopamin seviyeleri artar ve beyin bize o davranışı tekrar etmemiz gerektiğini söyler. Bu öğrenme mekanizması, insanı mutluluğun kendisine değil, mutluluğu yeniden elde etme çabasına bağlar. Böylece mutluluk bir hedef olmaktan çıkarak bir arayış döngüsüne dönüşür. Bu döngü, kişinin sürekli olarak yeni mutluluk kaynakları aramasına, pozitif duyguları kaybettiğinde ise tatminsizlik hissetmesine yol açabilir.
Dolayısıyla mutluluğa olan bağlanma, nörobiyolojik düzeyde “mutluluk beklentisine bağlanma” şeklinde ortaya çıkar.
Buraya kadar yazdıklarımdan yola çıkarak kişinin mutluluğun kendisine değil arayışına bağlandığını söyleyebilirim. Bu öğrenme mekanizması, insanı mutluluğun kendisine değil, mutluluğu yeniden elde etme çabasına bağlar. Böylece mutluluk bir hedef olmaktan çıkarak bir arayış döngüsüne dönüşür. Bu döngü, kişinin sürekli olarak yeni mutluluk kaynakları aramasına, pozitif duyguları kaybettiğinde ise tatminsizlik hissetmesine yol açabilir. Dolayısıyla mutluluğa olan bağlanma, nörobiyolojik düzeyde “mutluluk beklentisine bağlanma” şeklinde ortaya çıkar.
Bu noktada pozitif duygu baskısı kavramı devreye girer. Pozitif psikoloji araştırmalarına göre, modern toplumda “mutlu olma zorunluluğu” kişiye yoğun bir baskı uygular. İnsan, sürekli mutlu olması gerektiğine inanır ve nötr ruh hâllerini bile olumsuz yorumlamaya başlar. Bu durum, paradoksal bir etki yaratır: Mutluluk beklentisi yükseldikçe, kişi daha az mutlu hisseder. Böylece mutluluğa bağlanma, uzun vadede kaygıyı ve hayal kırıklığını artırır. Bunun nedeni mutluluk değil, mutluluğa yönelik zorlayıcı beklentidir.
Kişi bu beklentiyi karşılayamadığında yoğun düzeyde kaygı artışı görülür. Hissettiği tatminsizlikten dolayı daha fazlasını arayarak kendini bir kaygı hâline sürükleyebilir.
Mutluluğa bağlanmanın bir diğer önemli yönü, bağlanma stilleri ile olan ilişkisidir. Bağlanma kuramına göre her birey güven, istikrar ve yakınlık ihtiyacı duyar. Eğer kişi bu ihtiyaçları ilişkilerden, sosyal çevreden veya kendilik algısından yeterince karşılayamıyorsa, mutluluk hissini bir güven alanı olarak görebilir. Örneğin kaygılı bağlanma stiline sahip kişiler, mutlu olduklarında bu duyguyu kaybetme korkusuyla daha da gergin hâle gelebilirler.
Kaçıngan bağlananlar ise yoğun mutluluk hislerini konforsuz bularak bilinçsiz şekilde bu duygudan uzaklaşabilir. Böylece mutluluğa bağlanmak yalnızca nörobiyolojik değil, aynı zamanda ilişkisel ve kişilik temelli bir süreç hâline gelir.
Mutluluğa bağlanmanın psikolojik açıdan en problemli tarafı, mutluluğu kontrol edilmeye çalışılan bir durum hâline getirmesidir. İnsan mutluluğunu korumaya çalıştıkça, duygular üzerindeki kontrol çabası artar ve bu da duygusal baskı yaratır. Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT), duyguları kontrol etmeye çalışmanın psikolojik acıyı artırdığını belirtir.
Mutluluk geçicidir; onu sabitlemeye çalışmak ise bireyde hayal kırıklığı ve yetersizlik hissi yaratır. Dolayısıyla mutluluğa bağlanmak, kişiyi duygusal esneklikten uzaklaştırır.
Bütün bu faktörler bir araya geldiğinde mutluluğa bağlanmanın mümkün olduğu, ancak bu bağlanmanın sağlıklı olmadığı açıkça görülmektedir. Bağlanılan şey mutluluk değil; mutluluğun verdiği güven, haz, kontrol hissi ve tekrar arzusudur. Mutluluğa bağlanmak, kişinin yaşantısını mutluluk arayışı ekseninde şekillendirmesine ve diğer duyguları değersizleştirmesine yol açar.
Oysa psikolojik sağlık, mutluluk gibi pozitif duygular kadar üzüntü, öfke ve kaygı gibi duyguların da hayatın doğal bir parçası olduğunu kabul etmeyi gerektirir.
Sonuç
Sonuç olarak: Evet! Mutluluğa bağlanmak mümkündür ama sağlıklı bir süreç değildir. Mutluluk, yaşamın bir “hedefi” değil, yaşamın içindeki anlamlı ilişkilerin, üretkenliğin, deneyimlerin ve değerlerin yan ürünü olarak ortaya çıkan bir duygudur. Mutluluğa bağlanmak yerine duyguların doğal akışını ve dalgalanmalarını kabul etmek, kişinin uzun vadede psikolojik açıdan daha sakin ve kaygıdan uzak bir hayat sürmesini sağlar.


