Travma çoğu zaman korkuyla anılır. Gece uykularını bölen anılar, ani irkilmeler, tetikte olma hâli… Ancak travmanın daha sessiz bir yüzü vardır ki çoğu zaman görünmez kalır: suçluluk. Üstelik bu suçluluk, dışarıdan yöneltilen bir ithamdan çok, kişinin kendi iç sesiyle ilgilidir.
Travmatik bir deneyim yaşayan birçok kişi, olayın üzerinden zaman geçse bile benzer sorularla baş başa kalır: “Orada ne işim vardı?”, “Neden daha erken fark etmedim?”, “Neden karşı koyamadım?” Bu soruların ortak noktası, sorumluluğun bir şekilde kişinin kendisine yöneltilmesidir. Oysa travmatik olayların doğasında, güç dengesizliği ve kontrol kaybı vardır. Buna rağmen mağdurun kendini suçlaması oldukça yaygındır. Bu noktada şu soruyu sormak gerekir: İnsan, maruz kaldığı bir olaydan nasıl olur da kendisini sorumlu tutar?
Kontrol İhtiyacı ve Anlam Arayışı
Travma, yalnızca bir olay değildir; kişinin dünyaya dair temel güven algısını sarsan bir kırılmadır. “Dünya güvenlidir”, “Ben kontrol sahibiyim”, “Kötü şeyler hep başkalarının başına gelir” gibi varsayımlar travmayla birlikte zedelenebilir. Böylesi bir sarsıntının ardından zihin yaşananı anlamlandırmaya çalışır. Çünkü tamamen kontrol dışı bir olay fikri, insan için oldukça ürkütücüdür. Bu noktada kendini suçlama, paradoksal biçimde bir düzen hissi sağlayabilir. “Ben hata yaptım” düşüncesi, “Hiçbir şey kontrolümde değil” düşüncesinden daha katlanılabilir gelebilir. Eğer hata bendeyse, bir dahaki sefere farklı davranarak bunu önleyebilirim inancı, kişinin kendini tamamen çaresiz hissetmesini engelleyebilir. Elbette bu düşünce gerçekliği yansıtmayabilir. Ancak ruhsal düzeyde, belirsizlikle baş etmenin bir yolu olarak ortaya çıkabilir.
Olay Anındaki Tepkiler: Sonradan Yargılanan Davranışlar
Özellikle kişilerarası travmalarda şiddet, istismar, saldırı, kaza gibi durumlarda mağdurun kendini suçlama eğilimi daha belirgin olabilir. Olay anında yaşanan donakalma, ses çıkaramama ya da karşı koyamama gibi tepkiler, sonradan kişinin zihninde “yetersizlik” olarak yorumlanabilir. Ancak tehdit karşısında verilen tepkiler çoğu zaman bilinçli tercihler değildir. İnsan bedeni, yoğun korku ve tehlike karşısında hayatta kalmaya odaklanır. Donma, kaçma ya da boyun eğme gibi tepkiler bu bağlamda değerlendirildiğinde, bir zayıflık değil, organizmanın kendini koruma çabasıdır. Ne var ki travma geçtikten sonra kişi yaşadıklarını bugünün görece güvenli perspektifinden değerlendirir. Bu değerlendirme çoğu zaman adil değildir. Çünkü o anın korkusu, şoku ve güç dengesizliği hesaba katılmadan yapılan her yorum, kişiyi haksız yere sorumlu konuma yerleştirebilir.
Toplumsal Söylem ve İkincil Yara
Mağdurun kendini suçlaması yalnızca bireysel bir süreç değildir. Toplumsal söylemler de bu eğilimi besleyebilir. Özellikle cinsel şiddet vakalarında mağdura yöneltilen “Neden oradaydın?”, “Neden karşı koymadın?”, “Neden daha önce söylemedin?” gibi sorular, doğrudan suçlayıcı olmasa bile sorumluluğu mağdura doğru kaydırır. Bu tür tepkiler, kişinin zaten kırılmış olan benlik algısını daha da zedeleyebilir. Yaşanan olayın ardından destek görmek yerine sorgulanmak, travmanın etkisini derinleştirebilir. Böylece kişi yalnızca yaşadığı olayla değil, çevresinin tutumuyla da baş etmek zorunda kalır. Bu durum literatürde sıklıkla “ikincil travmatizasyon” olarak tanımlanır. Zamanla dışarıdan gelen bu sorgulayıcı sesler içselleşebilir. Kişi artık başkalarının değil, kendi iç sesinin eleştirisiyle mücadele eder.
Çaresizlikten Kaçış Olarak Suçluluk
Bazı durumlarda suçluluk, daha ağır bir duygunun üzerini örter: çaresizlik. Kontrolün tamamen kaybedildiği bir deneyimi kabul etmek, insan için oldukça zorlayıcıdır. Bu nedenle kişi, bilinçli ya da bilinçsiz şekilde sorumluluğu üstlenerek olayın rastlantısallığını azaltmaya çalışabilir. Özellikle çocukluk döneminde yaşanan travmalarda bu mekanizma daha belirgin olabilir. Çocuk için bakım veren figürün güvenli olması hayati önem taşır. Eğer zarar veren kişi aynı zamanda güven duyulması gereken biriyse, çocuğun zihni bu çelişkiyi taşımakta zorlanır. Bu durumda “Ben hatalıyım” düşüncesi, “Beni koruması gereken kişi zarar verdi” düşüncesinden daha katlanılabilir olabilir. Ancak bu erken dönem uyum biçimi, yetişkinlikte kalıcı suçluluk ve değersizlik duygularına dönüşebilir.
İyileşme Sürecinde Sorumluluğun Yeniden Değerlendirilmesi
Travma sonrası iyileşmenin önemli adımlarından biri, sorumluluğun gerçekçi biçimde ele alınmasıdır. O anki koşullar, güç dengesi, korku düzeyi ve kişinin imkânları birlikte değerlendirildiğinde bakış açısı değişmeye başlayabilir.
“Ben izin verdim” düşüncesi yerini “Ben o an hayatta kalmaya çalışıyordum” anlayışına bırakabilir. Bu dönüşüm çoğu zaman bir anda gerçekleşmez; sabır ve psikolojik destek gerektirebilir. Ancak kişi kendisine daha adil ve şefkatli bir yerden bakabildiğinde, suçluluk duygusunun yoğunluğu azalabilir.
Travma sonrası suçluluk, zayıflığın göstergesi değildir. İnsan zihninin kaotik bir deneyimi anlamlandırma çabasının bir sonucudur. Ancak bu duygu sorgulanmadığında, iyileşmenin önünde görünmez bir engel hâline gelebilir.
Sonuç: Kendine Anlatılan Hikâye
Travmanın etkisi yalnızca yaşanan olayla sınırlı değildir; kişinin o olayı kendisine nasıl anlattığıyla da ilgilidir. Eğer anlatı sürekli olarak kendini suçlayan bir çerçevede kuruluyorsa, travmanın izleri daha derin hissedilebilir. Bu nedenle travma çalışmalarında yalnızca “Ne oldu?” sorusu değil, “Kişi olanları kendisine nasıl açıklıyor?” sorusu da önemlidir. Çünkü bazen iyileşme, olayın kendisini değiştirmekten değil; sorumluluğun yerini yeniden tanımlamaktan geçer. Mağdurun kendini suçlama döngüsünü anlamak hem bireysel iyileşme hem de toplumsal farkındalık açısından kritik öneme sahiptir. Suçlayıcı söylemler yerine destekleyici bir dil benimsendiğinde, travmanın ikinci yarası olan suçluluk hafifleyebilir.


