Yalnız değilsin.
Ve hiç kimse, küllerinden yeniden doğmayı tek başına başarmak zorunda değil.
Kanadalı göçmen olan Anka’nın yolculuğu bize önemli bir gerçeği hatırlatır:
Yardım istemek zayıflık değil; yeniden doğuşun ilk kıvılcımıdır.
Çoğu zaman en büyük dönüşümler, “Ben artık bunu tek başıma taşımak zorunda değilim” dediğimiz o kırılma anında başlar. Kim bilir, belki de nefes alamadığımız bir gecede, belki de sabrımızın tükendiği bir sabah da…
Günlük yaşamda kolaylıkla tolere edilebilen pek çok uyaranımız vardır; yaşamın içindeyken örneğin, ses, kalabalık ortamlar, aile üyelerimizle ilişkilerimiz. Fakat insan acı duyduğunda, dış dünyaya karşı olağanüstü derecede hassas hâle gelir. Zihin, bu yoğunluğun içinde varlığını koruyabilmek için doğal bir içsel döneme refleksi başlatır. Bu refleksin iki temel yönü vardır.
Uyarıcıları Azaltma İhtiyacı
Kalabalık ortamlar, yapılması gereken işler, sorular, açıklamalar hatta sıradan bir sohbet bile kişiden enerji çeker. Acı çeken insan bunu taşıyacak kapasiteyi bulamaz; bu yüzden geri çekilir, sessizliği seçer, odasına kapanır. Sessizlik aslında bir kaçış değil, sinir sistemine nefes aldıran bir düzenleme alanıdır.
Zihnin Güveni İçeride Araması
Dışarının talepleri ve belirsizlikleri tehdit gibi algılandığında kişi kendi içsel mağarasına çekilir. Bu, yalnızlığın karanlığı değil; duyguları toparlama, yeniden düzenleme ve güç devşirme sürecinin başladığı korunaklı bir alandır. Kişi telefonlara yanıt vermez, aradığınızda ulaşamayabilirsiniz, sosyal etkileşimden uzak durur, temas kapasitesi düşer. Bu davranışlar çoğu kez yanlış anlaşılır; oysa hepsi bedenin ve zihnin kendi kendini koruma ve iyileştirme çabasıdır.
Acının ortasında insanın içe kapanması bir zayıflık değil, iyileşmenin biyolojik ve psikolojik kapısıdır. Zihin dış dünya ile etkileşimi azaltarak, içeride bir denge kurabilmek için gerekli sessizliği yaratır. İçsel döneme refleksi, yeniden güç toplamanın ve devam etmenin ilk adımıdır.
Bazen Bu Süreç Böyle Görünür
Sessizce saatlerce ağlamak, boş duvarlara bakmak…
Günlerce televizyonu açık bırakmak, bir şarkıyı tekrar tekrar dinlemek…
Yaşananların anlamını düşünmek, acının içinden geçmek, isyan etmek, kendinle kavganı bitirmek…
“Bu bana ne öğretiyor?” diye fısıldayan o ince sesi duymaya çalışmak.
Büyümenin ilk adımı belki de içe çekilmektir. Yaşadıklarını kabul etme ve inkâr etme aşamasıdır.
Travma üzerine yapılan araştırmalar da: travma sonrası içe çekilme, duygusal yalıtım ve yalnızlık hissi oldukça yaygındır. Sinir sistemi tehdit algıladığında kişinin kapanması, bağlantıyı sınırlaması doğal bir savunma tepkisidir (van der Kolk, 2014). Judith Herman (1992) travmanın bireyin “bağ kurma kapasitesini” zayıflatabileceğini ve bunun sosyal geri çekilmeye yol açabileceğini vurgular.
Terapötik açıdan bunların hepsi, duygusal işlemleme sürecinin doğal parçasıdır.
Ve bazen küllerinden doğuş, yalnızca bir cümleyle başlar:
“Yardıma ihtiyacım var.”
Ya da karşımızdan gelen şefkatli bir sesle:
“Yardıma ihtiyacın var, bunu tek başına taşımak zorunda değilsin.”
Bu Süreçte Bir ‘Üçüncü Gözlemci’ Vardır
Yanımızdaki destekçilerimiz, terapistler, dostlar, güvenli bağlarımız… Biz acımızla yüzleşirken, onlar iyileşme için gerekli olan o görünmez alanı tutar.
Anka’nın Fısıldadığı Mesaj
İyileşme, yalnızlıkta değil; ilişki içinde, destekle, cesaretle ve kendine şefkatle büyür.
Bununla birlikte araştırmalar, yardım istemenin ister profesyonel, ister sosyal, ister duygusal düzeyde olsun iyileşmenin en temel bileşenlerinden biri olduğunu ortaya koymaktadır. Sosyal destek, travma sonrası iyileşme ve Post-Travmatik Büyüme için en güçlü koruyucu faktörlerden biri olarak tanımlanmıştır (Cohen & Wills, 1985; Tedeschi & Calhoun, 2004).
Yardım talep etmek; bireyin değişime niyetini, iyileşmeye yönelik motivasyonunu ve öz-yeterliliğini yansıtan aktif bir başa çıkma stratejisidir (Bandura, 1997).
Bu nedenle yardım istemek zayıflık değil; iyileşme sürecini başlatan psikolojik dayanıklılık göstergesidir. Klinik uygulamalar da, güvenli ilişki ve sosyal destek olmadan travma iyileşmesinin sürdürülebilir olmadığını ortaya koymaktadır (Herman, 1992; APA, 2017).

Sevgili Okurlar, Bu Anka Kimdir?
Göçmen bir kadın hayal edin: yaşamının son on yılını bilinmez bir ülkenin içinde yeniden kök salmaya çalışarak geçirmiş; çocukluğundan beri Türk kökenli olmanın getirdiği o kadim göç mirasını ruhunda taşıdığına inanan biri…
Atalarının defalarca yollara düşmüş hikâyelerini içselleştirmiş, değişime uyum sağlamayı daha küçük yaşlarda öğrenmiş, dayanıklılığı neredeyse içgüdüsel hâle gelmiş bir orta yaş kadını.
Göç onun için yalnızca bir yer değiştirme değil; yeniden kurulan kimlikler, gömülü hatıralar, beklenmedik sınavlar ve sessizce büyüyen bir içsel dönüşüm sürecidir.
Ve bu göçmen kadın, yıllarca biriktirdiği cesaretini toplayarak çocuklarını kanatlarının arasına alıp Kanada’ya getirmiştir.
Hayatın ağırlığını taşıdığı anlarda bile mizahı bir savunma mekanizması gibi kullanabilen; gücünün tükendiği zamanlarda ise sessizce kendi içine çekilip yaralarını onaran güçlü bir Anka’dır.
Zorluk anlarında çözümle ışıldayan; tükendiği günlerde kendine sığınarak iyileşen, kırılganlıkla direnci ince bir çizgide taşıyan bir göçmen Anka.
Sesini içine gömmek zorunda değilsin.
Ağırlıklar paylaşıldığında hafifler.
Ve bazı yollar, birlikte yüründüğünde açılır.
Kaynakçalar
American Psychological Association. (2017). Clinical practice guideline for the treatment of posttraumatic stress disorder (PTSD). APA.
Bandura, A. (1997). Self-Efficacy: The Exercise of Control. Freeman.
Cohen, S., & Wills, T. A. (1985). Stress, social support, and the buffering hypothesis. Psychological Bulletin, 98(2), 310–357.
Herman, J. L. (1992). Trauma And Recovery. Basic Books.
Tedeschi, R. G., & Calhoun, L. G. (2004). Posttraumatic growth: Conceptual foundations and empirical evidence. Psychological Inquiry, 15(1), 1–18.
Van der Kolk, B. A. (2014). The Body Keeps The Score. Viking.


