Son günlerde şiddet vakalarının arttığına dair yaygın bir kanaat var. Medyada neredeyse her gün yeni bir olay, yeni bir fail ve yeni bir mağdurla karşılaşıyoruz. Bu noktada sıkça sorulan soru ise çok tanıdık: Şiddet gerçekten artıyor mu, yoksa artık daha mı görünür? Bu soru önemli olmakla birlikte, meseleyi yalnızca sayılar ve görünürlük üzerinden ele almak, bizi daha derin bir tartışmadan uzaklaştırma riski taşıyor. Bugün, vakaların niceliğine bakıp kaygılanmaktan ziyade, daha temel bir soruya odaklanmak gerekiyor: Kötülük nereden doğar?
Elbette, kötülüğün çeşitliliği ve ulaşılabilirliği arttı. Önceden belki evinizden çıkmayıp olabildiğince az temasla zarar görmekten kaçınabilirdiniz. Sistemler ve onun yarattıkları siz evinizden çıkmadan da sizi bulsa da doğrudan kısa vadede etkilenebileceğiniz veya hemen fark edebileceğiniz bir şey olmaktan uzaktı. Şimdi ise gelişen medya araçları ile ortaya çıkan dijital şiddet, evden çıkmasanız dahi kaçınabileceğiniz bir şey olmaktan çok uzak. Son derece steril ortamlarda, güvenlikli evlerde, kocaman duvarlar ardında yaşasanız bile dünyayla temasınızı tamamen kesmediğiniz sürece kötülük gelip sizi bulabilir.
Peki insan neden kötülük yapmak ister, kötülük bireylerin eseri midir yoksa sistemlerin mi?
Şimdi 15 yaşında bir çocuğun bir başkasının bedensel bütünlüğünü bozacak kadar ağır bir suç işlediğini düşünelim. Kimileri bu çocuğun artık “çocuk” kapsamında değerlendirilmemesi gerektiğini, bir yetişkin gibi yargılanması gerektiğini savunur. Kimileri sosyoekonomik koşullara vurgu yaparak açıklama arar. Kimileri ise sorunu aileye indirger, ebeveynlik yeterliliğini tartışmaya açar.
Bu açıklamaların her biri farklı bir nedene işaret etse de ortaklaşılan yer, kötülüğün ve bu kötülükten doğan sorumluluğun bireyselliğidir. Bahsi geçen failler her zaman ahlaki olarak kötü, sapkın birer özneyken, aileler de özensiz ve sevgisiz bir yerde konumlandırılır. Bu sebeplerin hepsi doğru olmadığı gibi tam anlamıyla yanlış olduğu da söylenemez.
Oysa Hannah Arendt’e göre kötülük her zaman şeytani niyetlerle donatılmamıştır. Kötülük, çoğu zaman düşünmeden itaat eden, sorgulamayan ve kendisine verilen rolü yerine getiren “sıradan” bireyler aracılığıyla ortaya çıkar. O halde kötülük her zaman bireyler aracılığıyla mı açıklanmalıdır yoksa onu ortaya getiren koşullara da odaklanmak gerekmez mi?
Benzer şekilde 1971 yılında Philip Zimbardo’nun hapishane deneyini inceleyebiliriz. Bu deney, uygun koşullar sağlandığında fail olabilmenin ne kadar kolay olduğunu gösteren en çarpıcı örneklerden biridir. Deneyde Stanford Üniversitesi’nin bodrum katında yapay bir hapishane kurulur ve 24 öğrencinin yarısı gardiyan, yarısı mahkûm rolünü alır. Daha gerçekçi bir deneyim yaratmak için öğrenciler polis eşliğinde gözaltına alınır, her birine numaralar verilir ve mahkûm gibi giydirilir. Gardiyanlar da gardiyan üniforması giyer ve ellerine cop verilir.
Tüm bu koşullar sağlandıktan sonra, kişilerin beklenenden çok daha hızlı biçimde rollerini benimsediği görülür. Gardiyan rolündeki öğrenciler kısa sürede sertleşir ve mahkûmlara psikolojik şiddet uygulamaya başlar. Mahkûmların bazıları psikolojik olarak ciddi biçimde yıprandığı için deneyi yarıda bırakır. İki hafta sürmesi planlanan deney yedi gün sürer ve yalnızca yedi gün içinde kötülük hızla ortaya çıkarak alışılagelmiş bir hâl alır. Bu deney de Lucifer Etkisi olarak kavramsallaştırılan çerçeve içinde, kötülüğü yalnızca failin karakterine indirgemek yerine durumsal ve yapısal etkenlere odaklanmayı önerir.
Bu kuramsal çerçeveler ışığında sorulması gereken soru şudur: Kötülüğü yalnızca bireylerin ahlaki zayıflıklarıyla mı açıklamalıyız, yoksa onu mümkün kılan ve yeniden üreten sistemlerle mi yüzleşmeliyiz?
Kişi elbette davranışlarından sorumludur ve bu sorumluluğu almak zorundadır. Ancak şiddeti yeniden üreten, hatta kimi zaman yalnızca bununla var olabilen sistemi görmezden gelmek her durumda eksik bir açıklama sunar. Kötülük doğrudan yapılmasa bile, onu olağan ve cezasız bir hâle getirmek ya da sürekli buna maruz kalmak, kötülüğü ve şiddeti sıradanlaştırır. Derinleşen eşitsizlik, zayıflayan koruyucu mekanizmalar ve giderek zedelenen adalet anlayışı, kişiyi sistemin içine hapseder.
Failleri “kötü”, “dengesiz” ya da “psikopat” olarak tanımlamak bir tür katarsis yaratabilir. En ağır cezaları vermek de toplumsal olarak geçici bir rahatlama hissi sağlayabilir; ancak bu, sorunu ortadan kaldırmaktan ziyade üzerine tam olarak oturmayan bir örtü sermekten öteye geçmez.
Hannah Arendt’in de ifade ettiği gibi, “sistemler, insanları düşünmekten muaf tuttuğunda kötülük verimli hâle gelir.”
Kaynakça
Zimbardo, P. G. (2015). Lucifer etkisi: İyi insanların kötüye dönüşmesi (Çev. C. Sümer). İstanbul: Say Yayınları.


