Bazı insanlar bir düğmeye basar gibi görünür olur, bazılarıysa bir ömür görünmeden yaşar. Sosyal medya, işte tam da bu adaletsizliğin teknolojik versiyonu gibi… Görünürlük dağıtır ama adil değildir. Alkış verir ama sürdürülebilir değildir. Popülerleştirir ama nadiren sahip çıkar.
Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada bir video patladı. Yüzünde hayatın darbeleri, sesinde ise sokağın hikâyesi vardı. Rıza Tamer… Bir zamanlar Popstar yarışmasında üçüncü olan, ama ışıklar söndüğünde hayatla baş başa kalan bir müzisyen. Desteklenmedi, unutuldu, terk edildi. Maddi zorluklar yaşadı, evliliği bitti, bir dönem kimsesizler yurdunda yaşamak zorunda kaldı. Hayatın sokaklarına sürülmüş bir sanatçıydı. Ta ki bir genç, onun sokakta söylediği bir şarkıyı kaydedip sosyal medyada paylaşana kadar… Ve bam! Bir anda milyonlarca insanın dikkatini çekti. Beğeniler, yorumlar, paylaşımlar… Bir sabah uyandığında herkes onu tanıyordu. Bu, görünür olmanın ne kadar ani ama kırılgan bir şey olduğunu bir kez daha gösterdi bize.
Rıza Tamer’in hikâyesi, bir mucize gibi anlatıldı. Ama altını çizmemiz gereken şu: Bu, bir başarı öyküsünden çok, görünürlüğün ne kadar tesadüfi ve geçici olabileceğini gösteren bir alarm ziliydi. Her gün yüzlerce insan, bir video veya gönderiyle viral olma hayali kuruyor. Çünkü bu çağda, değerli olmanın en hızlı yolu, “görünür olmak.” Ama görünürlük, değerli olmakla aynı şey değildir. Sosyal medya bize, “Bir gün sen de keşfedilebilirsin” umudunu fısıldarken; arka planda binlerce insanı kendi hayatından şüphe ettiriyor. “O yaptıysa ben neden yapamıyorum?” düşüncesi, bireysel yetersizlik hissini körüklüyor.
Danışanlarım arasında sıkça rastladığım bir tema var: “Ben de onun gibi yaşamak istiyorum.” Oysa sosyal medya bir sahne ve çoğu zaman orada olan şey bir kurgu. Herkesin hayatının yalnızca %5’lik, filtreli kısmı orada. Ama biz, kendi gerçekliğimizi, başkasının vitrinine bakarak değerlendirmeye çalışıyoruz. İşte bu noktada kıyaslamanın zehri başlıyor. Sosyal medya sadece bireyi değil, ilişkileri de dönüştürüyor. Artık çiftler, “Biz neden onlar kadar mutlu görünmüyoruz?” diye tartışıyor. Aileler, çocuklarının başka ailelerin çocukları gibi başarılı olmadığından yakınıyor. Kıyas kültürü; bağ kurmayı, rekabet ise empatiyi öldürüyor.
Rıza Tamer’in hikâyesi, içimizi ısıtan ama aynı zamanda düşündüren bir örnek. Bu tür hikâyeler sosyal medyada çok nadir olur. Ama çoğu zaman görünürlük, o kişiye uzun vadeli destek sağlamaz. Bu “anlık şöhret”, sistemli bir dönüşüme evrilmediği sürece sadece bir fırtına gibi gelir geçer.
Psikolojik olarak baktığımızda, bu tip öyküler insanlar üzerinde iki etkide bulunur:
-
İlham verir. “Bir gün ben de…” umudunu doğurur.
-
Yetersizlik hissettirir. “Ben neden hâlâ buradayım?” duygusunu büyütür.
Her iki durumda da birey, kendi içsel sürecinden uzaklaşır ve dış dünyadan gelecek onaylara bağımlı hale gelir.
Sosyal medya elbette kötü değildir. Ama onu ne kadar bilinçsiz kullanırsak, o kadar çok kendimizden uzaklaşırız. Gerçek başarı, içsel bir yolculuktur. Görünmek ise yalnızca o yolculuğun küçük bir bölümüdür. Rıza Tamer’in sesi duyulmayı fazlasıyla hak ediyordu. Ama hepimiz şunu sormalıyız: Onu sadece bir videoda mı göreceğiz, yoksa hikâyesine gerçek bir destek mi sunacağız?
Belki de bu çağın en önemli sorusu şu:
Sen kim olmak istiyorsun? Görünür biri mi, gerçekten var olan biri mi?
Sosyal medya sadece görünürlüğü değil, normları da belirliyor. Artık neyin “başarı”, neyin “güzellik”, neyin “aşk” olduğu bile sosyal medya algoritmalarıyla şekilleniyor. Üstelik bu normlar o kadar hızlı değişiyor ki bireyler kendilerini sürekli yetersiz, eksik ya da geç kalmış hissediyor.
Danışanlarım arasında şöyle söyleyen gençlerle sık karşılaşıyorum:
-
“Sürekli bir şeyleri kaçırıyormuşum gibi hissediyorum.”
-
“Onların yaşında ben hâlâ buradayım, bu beni kahrediyor.”
-
“Benim hayatım sıradan, kimse ilgilenmez zaten.”
Bu ifadeler bir kişisel özgüven problemi değil; sistematik bir kıyas kültürünün ürünü. İnsan, kendisiyle bağını kopardığında dış dünyada tutunacak bir “rol model” arar. Ama sosyal medyada rol model olmak, ne yazık ki çoğu zaman yalnızca görünür olmakla karıştırılır.
Sosyal medya dopamin mekanizmasını hedef alır. Beğeni aldıkça haz duygusu artar, ama kalıcı bir doyum değil, bağımlılık yaratır. Bu, psikolojik olarak “onay arayışının dijitalleşmiş hali”dir. Gerçek hayatta değer görmeyen bir birey, dijital alkışlarla varlığını kanıtlamaya çalışır. Ama bu geçici alkışlar, uzun vadede daha derin bir boşluk yaratır.
Rıza Tamer örneği burada tekrar karşımıza çıkıyor. Yıllarca destek görmemiş, sistem dışına itilmiş bir müzisyen, bir genç tarafından fark edilene kadar görünmezdi. Şimdi soralım:
Peki ya onu o videoya kadar hiç duymamış olan milyonlarca kişi?
Onlar onu gerçekten duydu mu, yoksa sadece kısa süreli bir trend olarak mı izledi?
Bir aile danışmanı olarak şunu açıkça söylemeliyim: Artık çocuklar ve ergenler kendilerini anne babalarının değil, takipçilerin gözüyle değerlendiriyor. Aileler, çocuklarının sosyal medya dünyasında neyi izlediğinden çok, neden izlediğini, neden orada var olmak istediğini anlamaya çalışmalı. Örneğin bir genç, “Ben de YouTuber olmak istiyorum” dediğinde, onu hemen ciddiye almamak bir hata. Çünkü bu, aslında “Ben de görünmek, fark edilmek, değerli olmak istiyorum”un dijital çevirisidir. Bu çağda çocuklar kendilerini görünür oldukça önemli hissediyor. Ve ne yazık ki bu duygu onların kimlik gelişimini doğrudan etkiliyor. Bence şu soruya cevap vermeliyiz:
Gerçekten neyin peşindeyiz? Görünür olmak mı, görünmeye değer bir hayat yaşamak mı?
Sevgilerimle…


