Bu yazımda, bu eşsiz iki kavramın göz ve ruhun derin bağlamına birlikte bakacağız. Görmek, yalnızca ışığın göze düşmesi değil; algının gerçekliği biçimlendirdiği, varlığın ise bu etkileşimle anlam kazandığı bir süreçtir. Kuantum düzeyde “gözlem” nasıl bir olasılığı gerçekliğe indirgerse, insan bilinci de algıladığı dünyayı aynı şekilde şekillendirir böylece görmek, yalnızca fark etmek değil, aynı zamanda var etmektir.
Peki görmek nedir? Algıladığımız şeyler neye, nelere bağlıdır? Görmek, doğuştan gelen biyolojik altyapının, deneyimler ve çevreyle şekillenen algısal bir süreçtir. Doğduğun andan itibaren öğrendiğin her şey ve içinde yetiştiğin çevre, gördüğün şeyleri nasıl algılaman gerektiğini beyninin nöronlarında bir tohum gibi eker. Zamanla bu tohumlar filizlenir ve senin gerçekliğini oluşturur.
Bu yazıyı okuyan herkesin, okuma süresince kendisini üçüncü bir göz olarak konumlandırmasını istiyorum. Gördükleriniz ile öğrendikleriniz arasındaki bağı, yetiştiğiniz çevreyle olan ilişkisini kendi içinizde karşılaştırın.
Algının Çocukluktaki Tohumları
Görmek, doğduğun ilk andan itibaren sana sunulanlarla birlikte, zihninde yavaş yavaş hayat yollarını oluşturur. Peki gerçekten gördüğümüz şeyleri biz mi görüyoruz? Çocukken gittiğimiz bir parkı düşünün. En yakınlarımızın, ebeveynlerimizin “Bak burada ne var” diyerek bize gösterdiği şeylerin kaç farklı versiyonu olabilir? O anda zihnimizin öğrendiği ve gördüğü her şey, büyüdüğümüzde de algımızın bir parçası olarak kalır.
Bir eve misafir olarak gittiğinizi düşünün. Orada gördüğünüz her şey, aslında çocukluktan beri size gösterilen ve öğretilen imgelerin bir yansımasıdır. Sokakta yürürken ya da gökyüzüne baktığınızda bile gördüğünüz şeyler, sizi yetiştirenlerin ve bulunduğunuz sosyal çevrenin bakış açısının bir devamıdır.
Var Etme Gücü ve Tanıklık
Görmenin bir başka gücü daha vardır: var etme gücü. Bizler gözlerimizle yalnızca görmekle kalmaz, aynı zamanda yaratım sürecine de eşlik ederiz. Yaratımın bir parçası oluruz. Ama asıl soru şudur: Gerçekten sadece kendimiz olarak görebiliyor muyuz?
Yıldızlar, güneş ve ay… Biz gördüğümüz için mi varlar, yoksa var oldukları için mi onları görüyoruz? Bir şeyin var olması için bizim onu algılamamız gerekir mi? Eğer hepimiz güneşin varlığını reddetseydik, güneş yok olur muydu? Peki farkında olmadan, özümüzde yer almayan ama öğrendiğimiz görme biçimleri ile nelere tanıklık ediyor ve onları istemeden var ediyoruz?
Başa dönelim: Görmek, algılamaktır. Algılayamadığın, fark edemediğin bir şeyi gerçekten görmüş sayılmazsın. Çocuklukta oluşan algı kapasitemizle, belki de farkında olmadan, izleyici gözlerimizle hem olumlu hem olumsuz pek çok şeyi var ediyoruz.
Dürüst Bir Gözlem: Kendine Bakmak
Şimdi herkesi düşünmeye davet ediyorum. Ailenizi, yaşadıklarınızı, çocukluğunuzu, sosyal medyada gördüklerinizi, kendinizi kıyasladığınız ve özendiğiniz her şeyi düşünün. Sonra etrafınıza bakın: Neleri fark ediyorsunuz? Evinizdeki bir obje, izlediğiniz bir film, giydiğiniz bir ayakkabı… Bunların ne kadarı gerçekten size ait?
Elbette bazı seçimleriniz, şekillenen karakterinizin bir parçasıdır. Ama kendinize dürüstçe ve objektif şekilde bakın: “Bu gerçekten benim ruhumun seçimi mi?” diye sorun. Başkalarının yorumları, önerileri, dayatılan yaşam biçimleri, inanç kalıpları… Tüm bunların arasında kendinize bakın. Üzerinizde size ait olmayan kaç maske, kaç pelerin var?
Maskelerin Ardındaki Gerçeklik
Görmek yalnızca somut nesneler için geçerli değildir. Tepkilerinizde, düşüncelerinizde ve inançlarınızda da geçerlidir. Kendinize bakın: Verdiğiniz tepkiler, kurduğunuz cümleler, attığınız mesajlar… Hangisi gerçekten sizsiniz?
Yaşadığınız olaylara verdiğiniz ya da veremediğiniz tepkileri düşünün. Bunları siz mi görüyorsunuz, yoksa size gösterilen şekilde mi tepki veriyorsunuz? Şimdi aynı olaya, dünyanın başka bir yerinde doğmuş olma ihtimalinizle bakın. Farklı bir kültürde yetişmiş biri aynı şeyi aynı şekilde mi görürdü?
Bu soruların amacı başkasının doğru olduğunu göstermek değil. Aksine, herkesin gördüğünün kendi yetiştiği koşullarla şekillendiğini fark etmektir. Asıl mesele şudur: Gören aslında biz değiliz. Bize öğretilenleri görüyoruz. Özgür olduğumuzu sanıyoruz, ama çoğu zaman değiliz. Sanatta, eğitimde, yaşamın her alanında… Bize izin verilen, bize gösterilen kadarını görüyoruz. Zevklerimiz, seçimlerimiz, hatta özgürlük arayışımız bile çoğu zaman başkalarının algılarının yansımasıdır.
Aynaların Ötesinde Kendini Görmek
Gerçekten görmek nedir, bilmiyoruz. Çünkü kendimizi bile tam anlamıyla göremiyoruz. Kendinizi en son ne zaman gerçekten gördünüz? Aynaya baktığımızda bile kendimizi ters görüyoruz. Dünyadaki tüm aynaların yok olduğunu düşünün. Kendinizi göremezdiniz. Yine de başkalarının sizi nasıl gördüğüne göre kendinizi tanımlamaya devam ederdiniz.
Bu durum şu anda da geçerli. Aynaların yok olmasını beklemeden, kendinizi kendi gözlerinizle görmeye başlayın. Kalbinizin ve ruhunuzun gözleriyle bakın. Öğretilmiş, bulanıklaşmış bakışınızı temizleyin.
Ve yaşamınıza, eylemlerinize tepkilerinize evinize arabanıza eşinize dostunuza katlandıklarınıza ya da katlanmadıklarınıza verdiğiniz cevaplara ya da vermediklerinize aldığınız kararlara ya da almadıklarınıza söylediklerinize ya da sustuklarınıza izin verdiklerinize ya da vermediklerinize ağladıklarınıza ya da ağlamadıklarınıza güldüklerinize ya da gülmediklerinize yaşadıklarınıza ya da yaşamadıklarınıza inandıklarınıza ya da inanmadıklarınıza en önemlisi de kalbinizin istediklerine ya da istemediklerine sadece ve sadece kendinizin gözleri ile bakmanızı istiyorum. Kendinize daha kendisini bile göremeyen başkalarının gözleri ile bakıp kendinizi ve yaşamınızı oluşturmayı bırakın.
Ve belki de gerçek özgürlük, ilk kez gerçekten görebildiğimiz anda başlar. Atomların izleyici etkisi dediğimiz şey, belki de evrenin kendi kendine bakma biçimidir. Şimdi o gözleri kendinize çevirin, sizin bu dünyada var olmanız için yaratıcı sizi yaratırken ve yaşatırken yanında şahit olarak bulunan gözler kime ait sizce?


